|
12 Eylül 2010 tarihinde yapılacak olan referandumla ülke geleceği için son derece önemli bir karar verecek ve uzun vadede çocuklarımızın da geleceğini belirlemiş olacağız. Böylesine hayati bir konuda neye oy vereceğimizi bilmek , detaylı bir inceleme yapmak her vatandaşımız için zaruret halini almıştır. Lakin bu konuda kamuoyunu bilgilendirmekle görevli olan siyaset erbabının gündeminde “ villa-boy- bos ve soy sop “ gibi konu başlıkları yer almaktadır. Bu kısır ve lüzumsuz tartışmalar ise toplumda bu oylamaya olan güveni de siyasetçiye olan inancı da her geçen gün azaltmaktadır.
Oylamaya katılacak vatandaşlarımızın neye göre karar verdiğini bilmeden oylamaya gideceğini bilmek de her aklı başında vatandaşın zihnin meşgul etmektedir. “Neyi oylayacağız ve neye göre pozisyon alacağız?”sorusuna bir nebze de olsa açıklık getirmek ve gelecek nesillere de hesap verme yükünde arınmak adına bu yazıyı kaleme almaktayım.
Genel olarak darbe anayasası olarak adlandırılan 1982 anayasası 7 Kasım 1982 tarihinde yapılan referandumda % 90.32 katılım ve % 91.37 oranında evet oyuyla kabul edilmiş; bugüne kadar üzerinde 16 kez değişiklik yapılmış, fakat sürekli olarak bir darbe anayasası söylemi ile o tarihten bugüne kadar gelen tüm hükümetlerin gündeminde kalmıştır. Bugün itibariyle çok geniş bir değişiklik önerisi parlamento yerine halk oylamasına sunulmaktadır. Halkın önüne getirilen anayasa değişiklik paketi mecliste hükümet eden parti tarafından tek taraflı olarak ve muhalefet partilerine rağmen hazırlanmış; genel seçimlerde % 34.28 oy alan; ancak mecliste % 50’nin üzerinde bir milletvekili sayısı ile grup oluşturan ve hükümet etme yetkisi ile bu kararı almıştır. Öncelikle sorgulanması gereken budur. Ülkenin tamamında % 34 oy alarak bütün kararları tek başına alma yetkisini kendisinde gören zihniyetin mecliste diğer % 66 ile ifade edilen yapıyı bertaraf etme anlayışının ve bunun sonucu olarak ta bu değişikliği halka sunmasının gerekçesi ne olabilir? Sadece bu açıdan bir değerlendirme yaparsak ve rakamların diline kulak verirsek, referandumun yapılış sebebini net bir biçimde algılayabiliriz. “O zaman bu dayatma ve bu acele nedendir? “sorusunu anlamadan referandumun mantığını da, meclise geliş ve halka arzedilişi sürecini de anlamadan evet-hayır cephesine balıklama katılmak, pek mantıklı bir tavır olmasa gerek…
Ülkemizde yaklaşık olarak 2,5 milyon memur bulunmaktadır. Bunların 700 bine yakını eğitim iş kolunda çalışmaktadır. Memurların sendikalaşmasının önündeki yasal engellerin kalkması 21.yüzyılın başında gerçekleşebilmiştir. Uzun ve yorucu bir mücadeleden sonra ülkemizdeki memur sendikacılığı büyük bir yol kat etmiştir. Bugün itibariyle örgütlü mücadele mensupları, “Toplu sözleşme ve grev hakkı” ile ilgili hakları elde edebilecek noktaya gelmiştir. Bu konunun hükümetlerle memur sendikaları arasında görüşülmesi, uluslar arası hukukun içtihatlarının dikkate alınması ve karara bağlanması gerekirken, iki kritik maddenin değiştirilmesi adına “Toplu Sözleşme” gibi bir konunun pakete eklenmesi oldukça manidardır. Daha vahim olanı ise “Toplu Sözleşme” gibi çalışanlar için hayati bir önem arz eden ve uluslar arası hukukla da güvence altına alınan bir konunun, ev hanımı Ayşe Teyze ile bakkal Mehmet Amca için ne ifade edip etmediğidir? Konuyu bilmeyen kesimlerin inisiyatifine bir yasal zorunluluk olan “Toplu Sözleşme “ “hakkını eklemek ve kararı da Ayşe Teyze ile Mehmet Amcaya havale etmek ancak Türkiye’de görülebilecek bir garabet olarak karşımızda durmaktadır. Daha açık bir ifadeyle amcalarım, teyzelerim bu pakete HAYIR derse memurlar toplu sözleşme hakkını elde edemeyeceklerdir. Peki, bunun vebalini neden konuyla hiç alakası olmayan insanların üzerinde bırakmak ister bir siyasi iktidar? Yarın bu insanlardan mı hesap soracaktır binlerce kamu çalışanı? Bunun hesabını kim nasıl verebilecektir? 2.5 milyon memurun geleceğini ilgilendiren bir konu yaklaşık 50 milyon olduğu ifade edilen seçmen kitlesine sorulması ne kadar ahlaki ve hukukidir? Bunu kabul edebilmek ve bu şark kurnazlığını görmeden sürece müdahil olabilmek sizce mümkün müdür?
Buradan soruyorum; toplumun hemen bütün kesimleri düşünülmüşken; neden milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması ile ilgili bir madde paketin bir yerine iliştirilmemiştir? Bu korku nedendir, madem demokratikleşme esas alınarak bu düzenleme yapılmakta ve hukukun üstünlüğüne geçiş hedeflenmektedir, o halde hukuktan ve hesap verebilirlikten kaçışın mantığı nedir? Üstünlerin hukukuna son verilirken milletvekilleri üstün sıfatıyla mı seçmenin karşısında arz-ı endam edeceklerdir? Anayasa Mahkemesi ile Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısı değiştirilmek istenirken, dokunulmazlıklara dokunmamanın gerekçesi ne olabilir?
Türk halkı bu değişikliğin ambalajına değil, ambalaj altındaki gerçek malzemeye dikkatlice bakmalıdır. Bu düzenleme tabanın değil tavanın tepişmesinden ibarettir ve yandaş yargı yaratma çabasının makyajla topluma kabul ettirilmesi sürecidir. Vatandaşın hukukunu değil kendi siyasal geleceğini düşünenlerin, toplum zekâsıyla adeta alay edercesine hazırladıkları ve müthiş bir DEMOKRASİ KARNAVALI şeklinde takdim ettikleri bu paket sayesinde, toplumun pek de hazmedemeyeceği başka büyük değişikliklere ve açılımlara halk desteği kılıfı giydirecekleri de şimdiden bilinmesi gereken bir husustur…
|