ÜNİVERSİTE CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK
Biz bu bildiride, bu konuyu üç ana başlıkta ele alacağız.

I. Kariyer Yükseltme İle İlgili Sorunlar

1. “Ek Şartlar”

Bunlardan ilki, yardımcı doçentlerle ilgili olan kısımdır. Tasarıda, 2547 sayılı Kanunun 23 üncü maddesinin (c) fıkrasında yapılan “Üniversiteler, yardımcı doçentlik kadrosuna atama için bu maddede aranan asgari koşulların yanında, Yükseköğretim Kurulunun onayını almak suretiyle, münhasıran bilimsel kaliteyi artırmak amacına yönelik olarak, bilim disiplinleri arasındaki farklılıkları da göz önünde bulundurarak, objektif ve denetlenebilir nitelikte ek koşullar belirleyebilirler” şeklindeki değişiklik, “üniversitesine bağlı olarak” ek şartlar konulabileceğini kabul etmekle Türk üniversitelerinde standardı yok etmektedir ki buna göre, yardımcı doçentlik ünvanı, üniversiteden üniversiteye değişen ve bir yerde, keyfî kararlara bağlı da olabilecek olan “bürokratik” bir ünvana dönüştürülebilecektir.

2. “Yabancı Dil”

İkinci husus da, doçentliğe yükseltilmede aranan yabancı dil şartında yapılan vahim ve anlamsız değişikliktir. 2547 sayılı Kanunun 24 üncü maddesinde yapılan yeni değişiklik ile (b fıkrası, 3ncü madde), Doçentliğe yükseltilmek için, Yükseköğretim Kurulunun belirlediği kıstaslar çerçevesinde yapılan merkezi yabancı dil sınavında başarılı olmak şartı, “Bu sınavın, adayın bilim dalı ile ilgili olması şartı aranmaz.” şeklinde değiştirilmektedir. Hâlbuki eski kanunun ilgili maddesinde, “Üniversitelerarası Kurulca merkezi sistemle hazırlanacak (sosyal, fen, sağlık gibi kendi alanlarındaki) bir yabancı dil imtihanını başarmış olmak” şartı bulunmakta idi. Buna göre, bilimin belirli bir alanında doçentlik ünvanı almak için müracaat eden bir aday, kendi alanıyla ilgisi olmayan, rasgele, “herhangi bir” alandan yabancı dil sınavına tâbi tutulabilecektir.
Böyle bir anlamsız değişikliğin hiçbir mantığının bulunmadığı apaçıktır. Söz gelimi bir tıp doçentliği adayını fizik alanından, bir fizik doçent adayını felsefe alanından, bir felsefe doçent adayını fizik alanından veya bir tarih doçent adayını İngiliz dili ve edebiyatı alanından sınava tâbi tutmanın ne bilim anlayışı ve ne de iyi niyetle bağdaştırılabilir bir tarafı bulunabilir.
Şurası bir gerçektir ki, akademik kariyerde yabancı dil şartı artık tam bir kâbusa dönüşmüş bulunmaktadır. Şöyle ki: Hiçbir akademisyen yabancı dil öğrenmeye prensip itibariyle karşı değildir ve olamaz da; kendi alanı başta olmak üzere dünyada bilim çevrelerinde itibarı olan yabancı dillerden en az birine mümkün olduğunca vâkıf olmanın değer ve önemini kabul etmeyen hiçbir akademisyen yoktur. Ne var ki problem burada başlayıp burada bitmemektedir. Problem, ilkin, akademisyenlerin yabancı dil öğrenme konusunda karşılaştıkları çok büyük güçlüklerde ve engellerde yatmaktadır. İlk, orta ve/veya yüksek tahsilini yabancı dille eğitim veren bir eğitim kurumunda yapan akademisyenlerin dışında kalan çok büyük bir kitle, bu açığını, akademik hayata intisap ettikten sonra kapatmak mecburiyetinde bulunmaktadır ve fakat bu konuda imkânları son derece kısıtlıdır. Gerek araştırma görevliliği süresince, yüksek lisans ve doktora eğitimlerinde ve gerekse de ileriki safhalarda, ellerindeki maddî imkânlarının çok yetersiz oluşu onların ne sürekli bir dil kursuna devam etmelerine elverişidir ve ne de yurt dışında kendi parasıyla dil öğrenmek için uzun müddet kalmalarına. Beri yandan, bağlı bulundukları kurumların da bu bilim insanlarının bu ihtiyaçlarını karşılamakta hiçbir katkıları olmamaktadır. Senelerden beri kanayan bu yara karşısında gerek gelmiş geçmiş bütün hükûmetler ve gerekse de gelmiş geçmiş bütün YÖK yönetimleri sessiz kalmayı tercih etmişler, bu konuda en küçük bir adım dahi atmaya yanaşmamışlar; buna karşılık, büyük ve anlaşılmaz bir anlayışsızlıkla “ben anlamam, git nereden ve nasıl öğrenirsen öğren, bir yabancı dili iyice halletmeden karşıma çıkma” deme politikasını inatla ve ısrarla sürdürmüşlerdir.
Şimdi yine bu vesileyle, bu güne kadar maruz kalınan bu anlayışsız tutumun aynen devam etmekte bulunduğunu bir kere daha esefle görmekteyiz. Ne yazık ki, bu tutum, ülkemiz açısından, yetişmiş eleman kaybına yol açtığı gibi, ayrıca, üniversitelerimizde, yabancı dil öğrenme imkânı çok kısıtlı olan bilim insanlarımızın önünü tıkayarak bir “sınıf ayrıcalığı” da yaratmaktadır.

II. Özlük Hakları İle İlgili Sorunlar

Yardımcı doçentlerin özlük hakları ile ilgili sorunlar da hâlâ çözülmemiş olarak orta yerde durmakta ve yeni kanun tasarısında bu sorunlara bir atıfta bile bulunulmamaktadır.

1. “Ek Ödenek Adaletsizliği”

Bu sorunlardan birisi, 2002 yılında çıkarılan kanun hükmündeki kararname ile profesörlere ve birinci derecedeki doçentlere tanınan ek ödeneklerin hâsıl etmiş olduğu ücret dengesizliğinin, aradan geçen altı yıllık süre zarfında kronikleşmiş olmasıdır. Yine ne yazık ki, Türk Eğitim-Sen’in – sadece Türk Eğitim -Sen’in – o zamandan beri her fırsatta ısrarla dile getirmiş olduğu bu haksızlığın giderilmesi bir yana, en son, , Danıştay’ın vermiş olduğu lehte kararını tatbik etmemek için, bu kararname, bu hükümet tarafından iptal edilmiştir.

2. “Terfi ve Kıdem Adaletsizliği”

Yardımcı doçentlerin özlük haklarıyla ilgili bir başka sıkıntıları da terfileri ve kıdemleriyle ilgilidir. Bilindiği gibi, yardımcı doçentlikte son terfi sınırı, 3ncü derecenin 4ncü kademesidir. Hâlbuki buna karşılık, öğretim görevlileri en son sınır olan 1’in 4’üne kadar terfi edebilmektedirler. Bu durumda, aynı süre hizmet vermiş olan bir yardımcı doçent, bir öğretim görevlisinden çok daha aşağıda bir emekli ikramiyesi ile emekliye ayrılacak ve çok daha düşük bir emekli maaşı alacak demektir. Bu adaletsizliğin telafi edilmesi hususunda da bugüne kadar gerek akademik personelin haklarını savunmakla görevli olan YÖK ve gerekse de hükümetler tarafından en ufak bir teşebbüste bulunulmadığı gibi en son hazırlanan kanun tasarısında da konuya hiçbir şekilde temas edilmemiş olması çok büyük bir utancın devamı yönünde YÖK ve Hükümet arasında gizli bir mutabakatın varlığı gibi bir görüntü vermektedir.

III. Yaş Sınırı İle İlgili Sorunlar

Son olarak temas etmek istediğimiz bir konu da, öğretim elemanlarının hizmetleriyle ilgili yaş sınırlamasıdır. Bilindiği gibi, devlet memurlarında son hizmet sınırı 65 yaş olup, bu sınır üniversite öğretim elemanlarında 67 yaş olarak eskiden beri mevcut idi. Ancak, ilk AKP hükümeti döneminde bu sınırın 70’e yükseltilmesi konusu gündeme gelmişse de kuvveden fiile çıkarılamamıştı. Şimdi hazırlanan bu kanun tasarısı bu sınırı 72 yaşa kadar yükseltmektedir. Bu konudaki hüküm, tasarıda aynen şu şekilde yer almaktadır:

“30 uncu maddede öğretim üyeleri için öngörülen emeklilik yaşı, 1.3.2006 tarihli ve 5467 sayılı, 17.5.2007 tarihli ve 5662 sayılı kanunlar ile bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra kanunlarla kurulan Devlet üniversitelerinde görev almaları şartıyla yetmiş iki yaşın doldurulduğu tarihtir. Bu uygulama, 31 Aralık 2015 tarihine kadar devam eder.”

Hüküm dikkatle okunduğu takdirde, söz konusu yaş sınırı yükseltilmesinin hiç de makul ve amacına uygun olmadığı görülecektir.
Çünkü:
1. İlkin, her şeyden önce, hüküm muvakkattir ve tasarının niçin uygulamayı 31 Aralık 2015 tarihinde sona erdireceği anlaşılabilir gibi değildir.
2. İkinci olarak da, tasarının, birbiri ardınca ve yeterli öğretim üyesi temin edilmeden kurulan üniversitelere acil öğretim üyesi kaynağı ihdas etmek için hazırlandığı anlaşılmaktadır; fakat bu da aslî amacına uygun değildir. Yaşı yetmişe dayanmış bir öğretim üyesinin profesör olamamışsa profesör olmak veya daha kıdemli profesör olmak için veya herhangi bir başka sebeple başka şehre göç etmeye zorlanmasında hiçbir haklı gerekçe olamayacaktır.
3. Ve son olarak da, öğretim üyelerinin 67 yaşından sonra vakıf üniversitelerinde hâlâ hizmet verip akademik çalışma yapabildikleri göz önüne alındığı takdirde, devlet üniversitelerinde niçin bu uygulamanın sürekli hale getirilmek istenmeyişi de ayrıca cevapsız bir soru olarak kalmaktadır.


Yrd. Doç. Dr. M. Hanefi Bostan
Türk Eğitim-Sen
İstanbul 1 No’lu Şube Başkanı