EĞİTİMİN ÖNÜNDEKİ HUKUKSAL PROBLEMLER PANELİ KOCAELİ’NDE YAPILDI.


        Eğitim 2023 Derneği Kocaeli Temsilcliği tarafından “Eğitim ve Eğitimin Önündeki Hukuksal Problemler ve Çözüm Önerileri” paneli Kocaeli’nde yapıldı.

        Türk Eğitim-Sen Genel Merkezi’nden Genel Mevzuat ve Toplu Sözleşme Sekreteri M. Yaşar Şahindoğan ve Genel Dış İlişkiler ve Basın Sekreteri Sami Özdemir’in de katıldığı panelde Genel Mevzuat ve Toplu Sözleşme Sekreteri M. Yaşar Şahindoğan da panelist olarak bulunup, sendikanın görüşlerini dile getirdi.

        Gazeteci- yazar Aslan Bulut, Sakarya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Halil Kalabalık, Eğitim 2023 Derneği Genel Başkanı Gazi Karabulut, Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Av. Ruhittin Sözmez’in de panelist olarak katıldığı toplantıda konuşan Genel Mevzuat ve Toplu Sözleşme Sekreteri M. Yaşar Şahindoğan şunları söyledi: “Eğitim camiası olarak en büyük problemimiz herhangi bir haksızlığa uğradığımızda hakkımızı arama yollarını yeterince bilmememiz ya da biliyorsak bile çeşitli sebeplerle kullanamamamızdır. Hala elini vicdanına koyup kanunlara göre karar veren hâkimler var. Eğer hak arama yollarını kullanırsak gerçekten Türkiye’de bu hâkimlerin varlığı sayesinde hak ve adalet tecelli edecektir diye düşünüyorum.”

        Türkiye'de memur sendikacılığı hareketlerinin 1992 yılında başladığını söyleyen M. Yaşar Şahindoğan “Sendikacılık hareketlerinin yasal zemine oturması sonraki yıllarda olmasına rağmen, Türkiye’nin taraf olduğu ILO Sözleşmeleri gibi uluslararası sözleşmeleri imzalamasıyla birlikte kamu çalışanlarına da sendika kurma hakkı uluslararası antlaşmalara dayanarak doğdu ve bunun üzerine Türkiye’de çeşitli memur sendikaları kuruldu. Türkiye Kamu-Sen de 1992 yılında kurulan bu konfederasyonlardan bir tanesidir.” diye konuştu.

        “13 Ağustos 2001 tarihinde de ILO Sözleşmeleri çerçevesinde 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ile ilgili yasa çıkarılarak sendikal faaliyetler istenilen ölçülerde olmasa da yasal bir zemine kavuşturulmuş ve devlet tarafından resmen bu sendikalar tanınmış oldu” diyen Şahindoğan şöyle konuştu: “4688 sayılı yasa ilk çıktığı dönemde kamu çalışanlarına toplu görüşme hakkı getirildi. Toplu görüşme toplu sözleşmeden farklı bir uygulama idi. O güne kadar kamu işvereninin tek taraflı olarak belirlediği çeşitli hususların özellikle özlük haklarındaki ücretlerdeki artışların yetkili sendikaların taleplerini de dinleyerek kararlaştırılması esasına dayanıyordu. 4688 sayılı yasanın içerisindeki halen de devam eden eksiklikler nedeniyle toplu görüşmelerde kamu çalışanları hükümet tarafından resmi olarak kabul edilseler de istenilen ölçüde başarılı olunamadı. Bu da tamamen yasal zeminden kaynaklanan bir durumdur. Toplu görüşmelerde mutabakat sağlanamadığı zaman uzlaştırma kurulu denilen bir kurula gidilmesi ve kurulun vereceği tavsiye kararının siyasi iktidar tarafından istenirse uygulanması, istenmez ise uygulanmaması gibi bir yasal zemini vardı. 4688 sayılı yasada özellikle 12 Eylül 2010 referandumuyla yapılan bir değişiklikle toplu görüşme toplu sözleşmeye dönüştü. Toplu sözleşme işçi sendikaları tarafından önceki yıllarda uygulanan bir sistemdi ve halen de uygulanan bir sistemdir. Toplu sözleşme de alınan kararlar kanun niteliği taşıyarak hükümeti ve ilgili kamu kuruluşlarını bağlayıcı nitelik taşıyor. Dolayısıyla toplu sözleşme toplu görüşmenin bir ileri adımı olarak kabul edilebilir. Ancak toplu sözleşme hakkının çalışanlar açısından hakkıyla kullanılabilmesi ve gerçek bir pazarlık zemininin oluşabilmesi için mutlaka çalışanların grev hakkıyla desteklenmesi gerekir. Maalesef 4688 sayılı yasayla çalışanlara hala grev hakkı verilmedi. Çalışanlar ancak uluslararası çeşitli antlaşmalarla ve çeşitli yargı kararlarına dayanarak işverene uyarı niteliğindeki iş bırakmanın dışında bir grev yapamıyorlar. Dolayısıyla toplu sözleşme masası bu anlamda eksik çalışıyor. Gerçek bir pazarlık ortaya konulamıyor. Bir de buna kamu çalışanları adına yetkili sendikanın siyasi iktidara yandaş olan bir sendika olmasını da eklerseniz, kamu çalışanlarının toplu sözleşmelerden olumlu netice alması neredeyse imkansız hale geliyor. En son  yetkili bir konfederasyon tarafından 2013 yılında güya bir toplu sözleşme yapıldı. Çalışanlara 123 lira seyyanen bir zam alındı ve böyle bir toplu sözleşmeye imza atıldı. Bu alınan zammın kamu çalışanlarının ortalama ücretleri içerisindeki payı ya da oranı yüzde 5.2’dir.

        Geçtiğimiz günlerde hükümet enflasyon hedefini revize etti. Yeni revize edilen enflasyon hedefine göre yüzde 9.4 nispetinde yıllık bir enflasyon bekleniyor. Yani kamu çalışanlarının almış olduğu zammın neredeyse iki katı. Bunun anlamı şudur: Siyasi iktidara yandaş olan konfederasyon toplu sözleşme masasında enflasyon farkı istemek gibi sendikacılığın en temel görevlerinden ödevlerinden birisini yerine getirmediği için kamu çalışanları yüzde 5’lik reel gelir kaybına uğramıştır.”

        M. Yaşar Şahindoğan sözlerini şöyle sürdürdü: “Türk Eğitim-Sen olarak iş kolumuz içerisindeki en büyük kurumu Milli Eğitim Bakanlığı oluşturuyor. Bunun yanında üniversiteler, kredi yurtlar kurumu da var. Milli Eğitim Bakanlığı’nda sendikacılık yapmak bir yönüyle kolay; çünkü sendikacılık adına ortaya koyabileceğiniz mücadele edebileceğiniz çok fazla malzeme, çok fazla alan var. Bir yönden de çok zor; çünkü Milli Eğitim Bakanlığı hak, hukuk ve adalet tanımayan, insanların en temel kazanılmış haklarını yok sayan, bunların ellerinden alınmasına ilişkin düzenlemeler yapmaktan çekinmeyen, bunların aleyhinde yargının verdiği kararları uygulamak istemeyen yargıya da adeta meydan okuyan bir zihniyet tarafından yönetiliyor. Yaklaşık 12 yıldır ülkemizi yöneten bu zihniyetin temel niteliği şudur: ‘Ben sandıktan çıktım’, ‘Ben şu kadar oy aldım’, ‘Benim aldığım bu oyla her şeyi yapma hakkım var’, ‘Ben hukuku da belirlerim’, ‘Hukuku istersem tanırım, istersem tanımam’, ‘Hukuku gerekirse değiştiririm, mahkemeleri de değiştiririm ama mutlaka benim dediğim olacak.’  Milli Eğitim Bakanlığı’nda yaşadıklarımız da bunun sadece uzantısıdır.”

        Yönetici atama sürecine de değinen M. Yaşar Şahindoğan “ Yıllarca yapılan sendikal mücadeleler neticesinde gerçekten üzerinde herkesin uzlaştığı ve hakkaniyetli bir yönetici atama sistemi varken, yönetici atama sistemini peyderpey değiştirerek nasıl kendi yandaşımızı atarız mantığıyla hareket edip, en son çıkan yönetici atama yönetmeliğini ortaya çıkardılar. Onun öncesinde MEB Yasası diye kamuoyunda bilinen güya dershanelerle ilgili düzenlemeler yapan ancak onun içerisinde öğretmenlerle ve yöneticilerle ilgili çeşitli düzenlemeleri de öngören bir yasa çıkardılar. Bu yasayla kurumunda 4 yıl çalışmış olan yöneticilerin yöneticilik görevlerinin bittiğini, yöneticilerin yeniden değerlendirilerek değerlendirmede 75 puan ve üzeri puan alanların görevlerinde devam edeceğini, alamayanların ise görevlerine son verileceğini kanunla düzenlediler. Bu insanların o makamlara, o yöneticiliklere gelirken ortaya koydukları performans, kazandıkları sınavlar ve o görevdeki çeşitli başarıları bu değerlendirmede dikkate alındı mı? Kesinlikle alınmadığını bu süreci yaşayan yönetici arkadaşlarımız biliyorlar. Bu değerlendirmede milli eğitim yöneticilerinin 100 puan içerisinde 60 puanlık, öğretmenlerin ve okul aile birliğinin de 40 puanlık bir değerlendirmesi vardı. Yani yönetici arkadaşımız okulundaki öğretmenlerden, okul aile birliğinden, öğrencilerden tam puan alsa bile, milli eğitim yöneticileri tarafından kendisine yeterince puan verilmediğinde yöneticilik görev süresini uzattırması mümkün değildi. Böyle bir sistem ortaya koyarak bir değerlendirme yaptılar.

        Bu değerlendirme sürecinde öyle garabet olaylarla karşılaştık. Bu süreç hukuk dışı işledi. Bu süreçte ölmüş insana puan verildi. Yani mezardaki kişi hakkında bir değerlendirme yapıldı, üstelik de bu değerlendirmeden o kişiye 100 puan verildi. Okul müdürlüğünden, okul yöneticiliğinden ayrılmış, bir şehirde belediye başkan yardımcısı olmuş ya da yöneticilikten ayrılmış öğretmenliğe geçmiş, emekli olmuş insanlar da yüksek puanlarla değerlendirildi. Bunun yanında gerçekten okulunu başarıdan başarıya koşturmuş, uluslararası pek çok projeye imza atmış, okulunun eğitim kalitesinde gözle görülür bir yükselme sağlamış insanlara da sırf siyasi iktidara yandaş olmadığı için, siyasi iktidara biat etmediği için 75’in altında puan verilerek, onların maalesef yöneticilik görevleri sona erdirildi. Türk Eğitim-Sen olarak bu yasal mevzuatın çıktığı günden itibaren bunların nasıl işleyeceğini, nasıl art niyetli kullanılacağını da önceden öngörerek bir karşı duruş ortaya koyduk. Ancak bizim karşı duruşumuza rağmen, mücadelemize rağmen, iş bırakma eylemi de dahil ortaya koyduğumuz eylemlere rağmen böyle bir garabet karşımıza geldi. Ve bununla yapılan değerlendirmelerde pek çoğu sendikamız üyesi olan arkadaşımız mağdur edildi. Biz tabi bu mağduriyetleri sineye çekecek ve hakkını aramayacak bir camia değiliz. Biz kan ve ateş çemberi içerisinden çıkmış gelmiş, mücadelenin her türlü yol ve yöntemini bilen, bu mücadele için gerekirse canını ortaya koyacak insanların devamı olan bir nesiliz ve öyle bir teşkilatız. Dolayısıyla bunların yapacakları haksızlıklar, hukuksuzluklarla mücadele etmememiz asla düşünülemez. Bu anlamda hakkı yenen, hukuku çiğnenen tüm üyelerimizin hakkını aramak için sendika ve şubelerimiz seferber oldu. Onlara her türlü hukuki desteği ve hukuki yardımı ortaya koyuyoruz. İnşallah bu haksızlık ve hukuksuzluklar başta Anayasa Mahkemesi tarafından MEB Yasası’nın iptali ile son bulacaktır. Yine Danıştay’a bu yönetici görevlendirmeyle ilgili yönetmeliğin iptali için dava açtık. Danıştay’ın bu yönetmeliği iptal etme ihtimali çok kuvvetlidir. İnşallah bu yönetmelik iptal edildiğinde arkadaşlarımızla ilgili yapılmış olan objektiflikten uzak bu değerlendirmelerin hepsi yok hükmünde olacaktır. Ve arkadaşlarımız eski konumlarına tekrar döneceklerdir. Biz bunun için her türlü mücadeleyi ortaya koyduk. Ve bundan sonra da koymaya devam edeceğiz. Ancak Milli Eğitim Bakanlığındaki haksızlık ve hukuksuzlukların bitmesi o kadar da kolay değildir.” diye konuştu.

        Öğretmen atamalarına da dikkat çeken M. Yaşar Şahindoğan şöyle konuştu: ”Yönetici görevlendirme süreciyle ilgili yaşananlar ortadayken bir de öğretmenlerle ilgili öğretmen atama ve yer değiştirme yönetmelik taslağı ortaya çıkarıldı. Öğretmenlerimizi adeta göçebe bir hayata mahkûm eden rotasyon uygulaması getirildi. Rotasyonun her türüne karşı olduğumuzu defalarca ifade ettik. Rotasyonla zorla insanların bir yerden bir yere gönderilmesi kabul edilebilir bir durum olamamakla birlikte, rotasyon insan haklarına da uygun bir yöntem değildir. Bunun yerine öğretmenlerin ihtiyacının daha fazla olduğu alanlara gitmesini teşvik etmek amacıyla bir takım teşvik tedbirleri alınmalıdır. Doğu ve Güneydoğu’da öğretmen ihtiyacımız fazlaysa, o bölgelerin öğretmenlerimiz için ekonomik olarak cazip hale getirilmesi gerekir. Yoksa insanları orada 3 sene, 5 sene mecburiyetle tutmanın hiç kimseye faydası olmaz. O şartlarda çalışan eğitimciden de eğitime çok fazla bir fayda beklenemez. “

        Danıştay tarafından mülakatların objektif ve denetlenebilir bir sınav şekli olmadığına ilişkin pek çok kararın verilmiş olduğunu söyleyen M. Yaşar Şahindoğan, “Bunun yerine yazılı, denetlenmesi kolay ve objektifliği herkes tarafından kabul edilen seçme şekillerine geçmek gerekir. Ancak Milli Eğitim Bakanlığı yöneticileri ve bu ülkeyi yönetenler yazılı bir sınav yapıldığında kimlerin kazanacağını ya da kimlerin kazanmayacağını önceden öngöremedikleri, onların istemediği kişilerin de yönetici olabildiği için, özellikle mülakatla ve sözlü sınav yöntemiyle bu uygulamaları yapmak istiyorlar.  Her alanda mülakata doğru bir kayış var. Mülakat kesinlikle hukuka uygun bir görevlendirme ve seçme şekli değildir. Siyasi iktidar yargı kararlarının da etkisiyle inşallah girmiş olduğu bu yanlış yoldan dönecektir ve herkesin üzerinde uzlaştığı yeni seçme şekillerini ortaya koyacaktır.” şeklinde konuştu.