GENEL BAŞKAN'DAN MEMURDAN.NET'E ÖZEL AÇIKLAMALAR

Türkiye Kamu-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk Memurdan.net sitesine çalışma hayatı ve kamu sendikacılığı hakkında özel açıklamalarda bulundu. Açıklamayı aynen yayınlıyoruz...

Editör: Türkiye'deki sivilleşme sürecinde memur sendikacılığının yerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce sendikalar kanunu bu sürece olumlu katkılar sağlayacak nitelikte midir?

Sayın İsmail KONCUK: Memur sendikacılığının önemi esasen memurların öneminden gelmektedir. Çünkü, devlet kavramını somut hale getiren memurun bizatihi kendisidir. Memuru ortadan kaldırdığınızda devlet somut görüntüsünden uzaklaşır. Dolayısıyla sivilleşme iddiasındaki Türkiye’de memurlarımızın daha fonksiyonel olarak değerlendirilmesi, onların bilgi birikimlerinden faydalanılması, ülkemizin faydasına olacaktır. Çünkü, toplum içerisinde en aydın kesim memurlardır.

Memurlarımızın büyük bir çoğunluğu üniversite mezunu, bir kısmı yüksekokul mezunu, diğer bir kısmı ise lise mezunudur. Dolayısıyla Türkiye’nin en entelektüel kesimini memurlarımız oluşturmaktadır. Tabii bu perspektiften baktığımızda, yeni sendikalar kanununun, memurlarımızın hak ettiği yere gelmesini sağlayacak bir kanun olduğunu düşünmüyorum. Çünkü, sendikalar kanunu, memurun özelliklerinden daha çok faydalanmaya yönelik olarak düzenlenmemiştir.

Ayrıca ifade ettiğim gibi, memurlarımız gerçekten bilgi birikimleri Türkiye’de en üst düzeyde olan kesimi temsil etmektedir. Onların bilgi ve birikimlerinden her alanda yararlanılmalı. Mesela kamu çalışanlarına siyaset hakkı verilebilirdi. Bu çok tabii bir taleptir. Bana göre kirlenen siyasetin de filtresi kamu çalışanları olabilirdi.

Türkiye’de herkesin siyaset yapma hakkı var ama bu ülkenin imkanlarıyla okumuş, ülkenin kaynaklarından yararlanarak kendini eğitmiş yetişmiş kamu çalışanlarının siyaset hakkına sahip olmaması bu ülkenin geleceği bakımından bir handikaptır diye düşünüyorum.

Dolayısıyla kamu çalışanlarına siyaset hakkı verilmesini önemli görüyorum tabii bu, siyaset hakkı kavramı bazı insanların kabul etmediği anlamakta zorlandığı bir kavram olabilir. Bizim burada ki kastımız partizanlık anlamında değildir. Devlet memuru partizanlık yapsın, hizmet ettiği insanların partisine ve ideolojisine hizmet etsin diye değil, siyaset yapmak yani ülke geleceği bakımından elini taşın altına koymasının sağlanması, sorumluluk alması anlamında bir siyaset hakkından bahsediyorum.

Şu anda Türkiye’de zaten fiili bir durum var birçok devlet memuru kanunlar uygun olmamasına rağmen, bir şekilde siyaset yapıyor. Bir şekilde siyaset içerisinde var. O halde bu fiili duruma uygun bir düzenleme yapma mecburiyetimiz vardır.

Ancak bu düzenlemede memura siyaset hakkı verirken partizanlık yapmama sınırını da mutlaka çizmek gerekir. Dolayısıyla sendika kanunu bu yönüyle de eksiktir. Kamu çalışanlarını temsil eden sendikaların hala devlet memurlarını ilgilendiren birçok komisyonda temsilci bulunduramaması bu sendika kanunun eksikliğidir. Kamu çalışanlarının ataması, terfi, disiplin işlerini ilgilendiren birçok konuda her kurumda temsilci bulundurması hala problem. YÖK’te üniversitelerde hala bu sıkıntılar yaşanıyor. Memuru ve çalışma hayatını ilgilendiren her konuda, devlet memurunu temsil eden sendikalarımızın bir temsilci bulundurması aklı selim herkesin kabul edebileceği bir taleptir.

Bu yönleriyle baktığımızda sendikalar kanunu eksik bir kanundur. Biz bu kanun görüşülürken bunları dile getirdik ancak dikkate alınmadı, inşallah önümüzdeki süreçte dikkate alınır. O dönem yetkililere görüşlerimizi bildirdik ve çeşitli eylemlerle Türkiye kamuoyuna da açıkladık.

Ancak şunu yine ifade ediyorum ki, bu kanun hem sivilleşme sürecinde memurlarımız bakımından eksiklerle doludur, hem de memurların haklarını alması bakımından eksiklerle dolu bir kanundur. Mesela, grev hakkı yoktur, hakem kurulunda çoğunluk hükümetin elindedir. Eksikliklerin mutlaka önümüzdeki dönemde düzeltilmesi gerekmektedir.

Editör: Türkiye'de memurların birçok sorunu var. Size göre memurların en önemli sorunları nelerdir?

Sayın İsmail KONCUK: Memurlarımızın elbette birçok sorunu var. Yıllardır siyasetin kamu çalışanları üzerinden güç gösterisine soyunması belki de kamu çalışanlarının en büyük sıkıntısıdır. Ülke kalkınmasında, işsizliği önlemede, gelir dağılımı adaletini sağlamada, Türkiye’nin ekonomik problemlerini çözmede yani birçok konuda başarısız olan siyasi iktidarlar güçlü olduklarını gösterebilmek için kamu çalışanları üzerinden hareket ediyorlar demek çok yanlış olmaz.

Bir yere idareci atamaları, müdür atamaları gibi şeyler sanırım iktidarların zayıflıklarını kapatmak için kullandıkları alanlardır. Çünkü, söylediğim problemleri çözemeyen siyasi iktidarlar memur üzerinden hareket ederek toplum üzerinde bir güç gösterisi sahnelemektedir. En büyük problem budur. Sadece görevde olan siyasi iktidar için söylemiyorum, geçmiş hükümetler döneminde de memurlar bu ıstırapları yaşamıştır. Ancak bu dönemde kantarın topuzu fazlası ile kaçırılmıştır.

Siyasi kadrolaşmanın memurların yaşadığı en büyük sıkıntılardan olduğunu ifade etmek istiyorum. Şu anda bile sendikal alanda yaşananlara bakıldığında siyasi iktidara yakın bir sendikanın üye yapmada zorluk yaşamaması, sendikal başarısı ile üye sayısının taban tabana zıt olması siyasi iktidarın memur sendikacılığında etkisinin ne denli güçlü olduğunu çok net göstermektedir. Bu davranışlardan sonra ben işimi yaptırayım, gemimi yürüteyim modeli bir memur oluşuyor.

Hak edenin hakkının verildiği bir sistem Türkiye’de oluşturulmalıdır. Kendini aşmış ve iyi bir şeyler yapmak isteyen bir iktidarın bu baskıları kaldıran düzenlemeleri yaptığında, bir gün bu ülke de kamu çalışanlarının üzerindeki baskıyı kaldırmasının ülke menfaatine olacağı görülecektir. Aksi takdirde, her gelen siyasi iktidar önünde eğilen, düğme ilikleyen bir kamu çalışanı modeli ile karşı karşıya kalmaktan kurtulamayacağız.

Şu anda da maalesef bunu yaşıyoruz. Korkan, siyasi iktidarların emir ve talimatlarını her türlü ahlaki değerin üzerinde gören bir kamu çalışanı modeli oluşturulmak istenmektedir. Üst düzey bürokrasi siyasilerin yaptıklarına yanlış deme cesaretini dahi gösterecek durumda değil. Bu böyle mi olmalı, hayır tabii ki böyle olmamalı, en büyük problemlerden birisi de budur.

Pastadan payı her geçen gün azalan bir memur var. Daha önceki yıllarda bütçede 6.6 payı olan kamu çalışanlarının 2012 yılı bütçesindeki payı 5.6’ya düşmüştür. Siyasi iktidar elbette memurları ezmedik, enflasyon altında ezdirmedik diyecektir ama gerçek bu değildir. GSMH içinde memura ayrılan pay düşüyorsa, Genel bütçede ki pay azalıyorsa memurun bundan olumsuz etkilenmeyeceğini düşünmek abesle iştigaldir.

Memurun bir anne baba olarak görevlerini yapabilecek bir gelir düzeyine sahip olması gerekir. Çünkü devlet memurları devlet adına görev yapan insanlardır, devletin güler yüzü, vatandaşa uzanan elidir. Vatandaşın daha iyi hizmet almasının yolu kamu çalışanlarının ekonomik yönden, sosyal yönden daha mutlu hale getirilmesidir.

Elbette bir diğer önemli sorun ise emeklilikle ilgili problemdir. Bu ülkeye 25-30 senesini veren insanlara verilen emekli ikramiyesi bırakın bir ev almayı, bir araba almaya neredeyse yetmeyecek düzeydedir. Maaşları son derece yetersizdir. Hatta maaşlar o kadar yetersizdir ki, yaşını doldurduğu halde emekli olmaktan korkan kamu çalışanları vardır. Çünkü emekli olursa maaşları % 40 – 50 oranında düşeceği için bunu göze alamamaktadır. Dolayısıyla bu konuda da adımlar atılmalı ve emekliler için emekli olduktan sonra da kendilerine yeter bir ücret politikası belirlenmelidir. Mesela işçiler emekli olurken 40 yıl çalıştıysa 40 yıl hesap edilirken memurların 30 yılı hesap edilmektedir, 30 yıldan sonraki çalışmaları görmezden gelinmektedir. Bu zaten başlı başına bir adaletsizliktir.

Tabii memurlarımızın tayin-terfi, görevde yükselme gibi ciddi sorunları var. On yıldır görevde yükselme sınavı açmayan üniversitelerimiz, kurumlarımız var, bunlar kabul edilebilecek şeyler değildir. Türkiye bu problemleri çözerse daha mutlu, daha verimli kamu çalışanlarına sahip olur. Marifet iltifata tabidir, diye bir söz vardır, yani memurlarımızı yaşadıkları cendereden kurtaracak kararların alınması şarttır.

Yine bir diğer problem eş durumu dolayısıyla tayin yaptıramayan ve ailesi parçalanmış insanlarımızın varlığıdır. Örneğin Diyanet işleri başkanlığı bir rotasyon uygulaması başlattı ve bir vaize rotasyon kapsamında bölge dışında bir ilde çalışmak durumunda. Aile bütünlüğü gözetilmeden bu uygulama yapılmakta. Bir kadın olan vaizenin rotasyon uygulaması var diye aile bütünlüğü gözardı edilerek başka bir ile gönderilmesi zaten başlı başına yanlış. Aile düzenini sağlayamayan bir memurdan iyi bir performans beklemek abesle iştigaldir. Öğretmenlerimiz ve bir çok memur benzeri problemleri en ağır şekilde yaşamaktadır.

Editör: Türkiye'de ilk defa yapılan Toplu Sözleşme sürecinde Kamu-Sen sürekli Memur-Sen'e yaptığı eleştirilerle dikkat çekti. Sizce daha iyi veya daha farklı ne gibi kazanımlar edinilebilirdi?

Sayın İsmail KONCUK: Türkiye’de ilk defa toplu sözleşme yaptık. Ben bu sürecin başarısız bir süreç olduğunu düşünüyorum. Toplu sözleşme dönemi için başarılıdır demek hiç kimse için mümkün değildir. Yetkili olan sendika ve konfederasyonların da bu dönemi başarılı bir dönem olarak sunmadıklarını hep birlikte görüyoruz.

Onlar da bu dönemin başarısız bir dönem olduğunu neredeyse her konuşmalarında ifade ediyorlar. Başarısız bir toplu sözleşme dönemi varsa Türkiye Kamu-Sen olarak bu toplu sözleşme dönemini temsil ettiğini söyleyen Memur-Sen’i eleştirmeden, bu başarısız dönemi değerlendiremeyiz. Bir taraf Hükümet ise bu toplu sözleşmenin bir tarafı da en fazla yetkili sendikayı bünyesinde barındıran Memur-Sen’dir.

Memur-Sen Toplu sözleşme dönemi öncesinde kamu çalışanlarına çok büyük vaatlerde bulundu. Son 50 yılın en iyi sözleşmesini imzalayacaklarını ifade ettiler. Ek ödeme alamayan bilhassa öğretmenlerimize, akademisyenlerimize diğer çalışanlara ek ödeme alacaklarını ifade ettiler. Yüzlerce teklif getirdiler masaya. Bu masadan bu taleplerinin çok azını alarak ayrılmak zorunda kaldılar.

Peki bu kadar başarısız bir toplu sözleşme dönemi geçirdiyseniz sendika olarak bir şeyler yapmanız lazım. Mesela Türkiye Kamu-Sen ile KESK iş bırakma kararı aldı. Aynı eylem alanlarında olmamak kaydıyla, 23 Mayıs tarihi itibariyle iş bırakma kararı aldık. Toplu sözleşme devam ederken bu kararı aldık. Hatta toplu sözleşmede gündeme getirdiğimiz taleplerimiz cevap bulursa biz iş bırakma eylemini iptal ederiz şeklinde net ifade ettik. Derdimiz kamu çalışanlarımızın yaşadığı ekonomik ve sosyal problemlerinin en aza indirilmesini sağlamaktır. Taleplerimize kabul edilebilir oranda cevap bulsaydık iş bırakma eylemini iptal ederdik.

Yetkili olan konfederasyon Memur-Sen’in sendika genel merkezine giderek iş birliği teklif etmemize rağmen iş bırakma eylemine katılmamak için bin dereden su getirdiler. Bizi suçlayıcı beyanlarda bulundular. Yapılacak eylemi küçümseyen ifadeler kullandılar. Daha sonra kendi üyelerinden gelen baskılar sonucunda istemeyerek de olsa iş bırakma eylemine destek vereceklerini ifade ettiler. Son güne kaldıkları için iş bırakma eylemine canlı olarak destek veremediler. Eğer üç konfederasyon bunu zamanı içerisinde beraberce gerçekleştirseydi iş bırakma eylemi çok daha katılımın sağlandığı bir eylem olacaktı ve hükümet üzerinde geri adım attıracak gelişmeler söz konusu olabilecekti. Ama Memur-Sen bu kadar basit bir gerçeği bile hesap edemedi. Eylemden kaçtılar. Bu süreçte yaşadıklarımızı gördükten sonra elbette Memur-Sen’in kendi üyelerinden de eleştireler olması çok tabidir.

Türkiye Kamu-Sen olarak tabi ki Memur-Sen in başarısızlıklarını gündeme getireceğiz. Memur-Sen’in hak ettiği eleştiriler yaptığımız için Memur-Sen’in tabanında da onlara karşı ciddi eleştiriler geldi. Memur-Sen’in kendi üyeleri onları ağır şekilde eleştirdi. Ek ödeme alamadıkları için kendi teşkilat başkanları da Memur-Sen’i eleştirdi. Türkiye Kamu-Sen’in eleştirisinin temel nedeni toplu sözleşmedeki başarısızlıklarıdır. Stratejik hatalarına ait eleştirilerdir. Memur-Sen bir temsilci bulmuş kamu çalışanları hakem kurulu için. Bu temsilci 4+4 zammına evet diyor. Bunu basına duyurduk. Bunu söyleyen kişi evet dediğini kendi açıkladığı halde Memur-Sen bizi yalancılıkla suçladı. Memur-Sen temsilcisi biz bunu duyurduktan 5 saat sonra evet oyunu geri çekmiş. 5 saat önce evet diyen kişi oyunu geri çektiğini söylüyor, tabi baskılar sonucu çektiğini söylemiyor. Ama Memur-Sen akademisyen üyesinin yanlış yaptığını söylemek yerine Türkiye Kamu-Sen’i yalancılıkla suçlamayı tercih etti. Oysa seçtiği akademisyenin kararına katılmadıklarını söyleselerdi çok daha ahlaki bir yaklaşım sergilemiş olacaklardı. Yalanla bir yere gidemezsiniz. İnsanları aldatamazsınız.

Biz Memur-Sen‘e hakem kurulundan çekilelim dedik, topu hükümetin üstüne atalım, zaman kazanalım dedik. Zaten hakem kurulu inisiyatif kullanabilecek yapıya sahip değil, olumlu bir karar çıkmayacağı belli olmuştu. Nihai kararın bakanlar kurulu tarafından verilebilmesi sağlanabilirdi ve bu süreçte konfederasyonlar beraberce mücadele ederek hükümetin daha doğru karar vermesi sağlanabilir, memura ve emekliye birkaç oran daha yüksek zam alınabilirdi. En azından bu seçeneği de değerlendirmiş ve görevimizi yapmış olurduk.

Memur-Sen diğer kazanımlarımızı kaybederiz şeklinde yaklaşım sergiledi ama kaybedilmezdi diğer kazanımlar. Böyle bir gerekçe ile hakem kurulunda oturmaya devam ettiler. Çoğunluk masada olduğu için biz de masadan kalkmadık; Memur-Sen oturduktan sonra zaten kalkmamızın bir anlamı olmayacaktı. Bütün bu yanlışları yapan bir Memur-Sen var. Stratejik hatalar yapan Memur-Sen kamu çalışanlarının menfaatine uygun hareket edemedi, eldeki imkanları değerlendiremedi. Toplu sözleşme masasında bir başarısızlık varsa ve siz alınan iş bırakma eylemine katılmak istemiyorsanız o zaman bütün başarısızlığın sorumluluğunu üstlenmiş olursunuz. Bütün bunları Memur-Sen yapmış olsaydı Memur-Sen’i eleştirmezdik, hükümet vermiyor derdik. Ama bütün bunları yapan Memur-Sen’ i eleştirmezseniz çalışanlar sizi eleştirir.

Çok ciddi sorunların, hataların yaşandığı bir toplu sözleşme dönemi yaşanmıştır. Bunun sorumluluğu elbette önce hükümetindir ama Memur-Sen’in de bu başarısızlıkta büyük sorumluluğu olduğu da, yaşananları tarafsız bir gözle değerlendiren herkesin ortak kanaatidir.

Editör: Üye artışı sağlamanıza rağmen yetkili olduğunuz hizmet kollarını maalesef kaybettiniz? Sendikacılıkta başarılı sayılmak için sizce kriterler neler olmalıdır?

Sayın İsmail KONCUK: Geçen toplu sözleşmede üç hizmet kolunda yetkili idik. Basın, haber, ulaşım ve büro hizmet kollarında yetkili sendikamız vardı, bu dönem kaybettik. Memur-sen kazandı bu sendikalarda yetkileri. Bunlar geçici dönemlerdir. Büyüme sağlıklı olmalıdır. Büyüdüğünüz zaman küçüleceğinizden endişe duymadan yürüyeceksiniz. Büyüme budur.

Eğer siz bir takım saiklerle, suni desteklerle büyüyorsanız her zaman küçüleceğiniz korkusunu yaşarsınız. Türkiye Kamu-Sen’in küçülme korkusu yok. Geçen yıl 394 bin olan üye sayımızı, 2012 Haziran itibariyle 420 bin üyeye çıkarttık. Üye sayımız artıyor. Bazı hizmet kollarında daha çok büyüme yaşandı, eğitim gibi. Bunlar önemli başarılardır. Sadece yetkili olmakla başarılı olunmuyor. Önemli olan sendikanızın yaptığı eylemlerdir, ortaya koyduğumuz taleplerdir, bu talepleri destekleyici faaliyetlerinizdir. Basit bir tabela sendikacılığından öte icraatınız yoksa, yaptığınız eylem ve etkinliklerinizle hükümetler üzerinde bir baskı oluşturamıyorsanız yetkili olmanızın da bir anlamı yoktur. Türkiye Kamu-Sen her zaman gündem yaratan bir konfederasyon olmuştur.

Toplu görüşme döneminde çok cüzi yasal haklarla elde ettiği çok önemli kazanımlar vardır. Toplu görüşmenin ekonomik ve sosyal anlamda kamu çalışanlarına ciddi katkılar yaptığı dönemlerde imzası vardır. Ek ödeme Türkiye Kamu-Sen’in kazanımıdır. Denge tazminatı olarak 40+40 olarak başlatmıştık, şimdi ek ödemelerle ciddi ödemeler alınıyor. Bu Türkiye Kamu-Sen’in yetkili olduğu dönemde elde ettiği bir haktır.

Bunun gibi sosyal ve mali konularda yüzlerce hak elde etiğimiz ortadadır. Sözleşmelilerin kadroya geçirilmesinde de çok ciddi eylemlerimiz oldu. Sonunda sözleşmelilerin büyük kısmı kadroya geçirildi. Olayı gündemde tutmamız sonucunda elde ettiğimiz kazanımlardır.

2011 seçimleri öncesinde MHP, CHP sözleşmelilere kadro verileceğini seçim beyannamesinde yer vermişlerdi. Bunlar bizim gündemde tutmamız sonucu gerçekleşmiştir. Bir kere bile sözleşmelilere kadro verilmesi için eylem yapmamış konfederasyonların, hükümete tepki göstermemiş sendikaların bu işi biz çözdük sözleşmelilere kadro aldık şeklinde açıklamalar yapması kargaları bile güldürmektedir.

Bir takım suni desteklerle büyüdüğünüz zaman esasında bundan keyif almanız da mümkün değil. Çünkü suni desteklerle büyüdüğünüzde bu destekler arkanızdan gittiği zaman durumunuzun ne olacağını iyi değerlendirmeniz gerekiyor. Her zaman ifade ediyorum eğer siz sadece siyasi iktidarların gücünden yararlanarak büyüyorsanız o siyasi iktidar bir gün gidecektir. O zaman haliniz ne olacaktır diye düşünmeniz lazım.

Biz böyle sendikacılığı hiçbir dönemde yaşamadık. Hiçbir dönemde biz siyasi iktidarlara dayanarak büyümedik. Böyle bir anlayışı da Türkiye Kamu-Sen olarak red ediyoruz. Çünkü şunu biliyoruz, eğer böyle büyürseniz ömrünüz o siyasi iktidar kadar olur. O siyasi iktidar gittiğinde varlığınızı devam ettirebilecek misiniz büyüyebilecek misiniz? Biz her yıl büyüyerek yoluna devam eden bir konfederasyonuz.

Dolayısıyla hala büyüyor olmamız bizim gücümüzün iktidarlarla sınırlı olmadığını gösteriyor. Bundan birilerinin sendikacılık adına ders çıkarması lazım. Sendikacılığı böyle yapmak zorundayız. Eğer biz de sendikacılığı siyasi iktidara dayanan bir anlayışla yaparsak biz de yanlış yapmış oluruz. O zaman biz de korkular yaşarız. Arkamızdaki destekler gittiğinde bizim halimiz ne olacak korkusunu her gün yaşarız.

Türkiye Kamu-Sen bu korkuyu hiçbir zaman yaşamayacaktır. Sendikacılık ne gerektiriyorsa Türkiye Kamu-Sen geçmiş dönemde bunu yapmıştır, bugün de bunu yapmaktadır. Yarın da aynı strateji ile yola devam edecektir. Her siyasi iktidar döneminde büyük eylemler yapmıştır.

En büyük iş bırakma eylemleri ne zaman olmuştur? Bakın 1 Aralık 2000 tarihi yüzde 80 katılımlı iş bırakma eylemi olmuştur. İşçi sendikaları ile beraber yaptığımız eylemde Cumhuriyet tarihi boyunca yapılan en büyük eylem olmuştur. Türkiye Kamu-Sen’in her siyasi iktidar döneminde yaptığı ciddi eylemler vardır. Bakın 1994 yılında “Kocatepe” mitingi, 1995 yılında “yorganınızı satın gelin” mitingi, 1996 ve 1997 yıllarında “Zulme ve yoksulluğa hayır” mitingi düzenlenmiştir. Yine 1999 ile 2002 yılları arasında Emek Platformu ile birlikte yürüttüğümüz yoğun eylemlilik süreci önemlidir.

Türkiye Kamu-Sen siyasi iktidarlara göre konumunu belirlememiştir. Bunu söyleyenler ya art niyetlidir ya da dünyadan bihaberdir. Bunların değerlendirmeleri bizi bağlamaz. Çünkü yaptıklarımızı ve yapamadıklarımızı da biz biliyoruz.

Editör: Özellikle son dönemde Kamu-Sen'in bir siyasi parti ile yakınlığı söylentisi ortaya atılmıştır. Uzun yıllar sendikacılık yapmış birisi olarak Sendikacılık ve Siyaset denklemini nasıl kuruyorsunuz? Yoksa bu iki alan birbirlerinden tamamen bağımsız mı olmalıdır?

Sayın İsmail KONCUK: Önceki soruda cevapladığım üzere Türkiye Kamu-Sen her siyasi parti döneminde her türlü eylemi hayata geçirmiştir. Geçmişte yaptıklarımız, bugün yaptıklarımız, gelecekte yapacaklarımızın da teminatıdır. Türkiye kamu-sen i siyasi bir gözlükle değerlendirmenin doğru olduğunu düşünmüyorum.

420 bin üyemiz içerisinde MHP’ye CHP’ye AKP’ye oy veren insanlarımız da var. Türkiye Kamu-Sen’in üye profilini çok iyi biliyoruz. Sendikamıza üye olmak isteyen insanlarımızın siyasi görüşlerini sorarak üye yapmıyoruz.

Bu sendikaya üye olamayacak insanlar da vardır. Kimdir bunlar? Bu ülkeyi bölmek isteyenler bu sendikaya gelmesin kardeşim. Bu ülkenin bayrağına saygısı olmayanlar, milli ve manevi değerlerimize, yüce dinimize saygısız davranışlar sergileyen insanlar gelip bize üye olmasınlar. Yani bu özelliklere sahip olan insanlar gelir bu sendikada saygı görür hangi partiye oy veriyorsa versin ideolojisi ne olursa olsun yeter ki bu kırmızı çizgilerimize mutlak riayet gösterilmesini isteriz.

Biz Hakkari’de başka bir dili, Ankara’da başka bir dili Edirne’de başka bir dili kullanan bir konfederasyon değiliz. Biz her yerde aynı dili kullanıyoruz. Bizi sadece bir siyasi parti ile ilişkilendirmek doğru yaklaşım değildir. Elbette İsmail Koncuk’un bir siyasi görüşü vardır. Bununla da gurur duyarım. Beni, hangi siyasi partiye yakın olduğum hangi siyasi partiye oy verdiğimden öteye benim teşkilatımı sendikacılık adına ortaya koyduğumuz mücadele ile değerlendirmeniz lazım.

Biz yürekle cesaretle mücadele ettiğimizi biliyoruz. İsterseniz babanızın siyasi partisi olsun eğer bir yanlışı varsa bu yanlışı cesur bir şekilde dile getirmedikçe siz sendikacılık yapıyor olamazsınız. Eğer siyasi iktidarların gücüne sığınarak, onların söylemlerinin dışına çıkmayarak hareket ediyorsanız siz üyelerinize ihanet ediyorsunuz. Türkiye kamu-sen sendikacılık anlamında ihanetin hiçbir zaman parçası olmamıştır. Üyelerine ve ülkeye asla ihanet etmemiştir.

Elbette ülkemizin birliğine beraberliğine bölünmez bütünlüğüne saygıyla davranıyoruz. Bunlar bizim kırmızı çizgilerimiz. Biz bu inançla yolumuza devam edeceğiz. Hangi siyasi partiye yakın olurlarsa olsunlar gelirler üyelerimiz Türkiye Kamu-Sen de itibar görürler. Bizim söylemlerimiz her siyasi parti ile paralellik arz edebilir. Her siyasi parti yanlış yapıyor diye bir şey söz konusu değildir. İktidar partisi yanlış söylüyorsa yanlışını, doğru söylüyorsa da doğrusunu dile getirmekten çekinmeyiz. Biz böyle bir sendikayız.

Elbette sendikalar siyasi partilerden bağımsız hareket etmelidir. Bizim yaptığımız da budur. Vatanseverliğimiz, Atatürkçülüğümüz, milli ve manevi değerlere saygımızı kimse sorgulayamaz.

Editör: Kanun değişikliği ile birlikte birçok sendika tüzük kongresi yaptılar. Kamu-Sen ve bağlı sendikalarda bu süreç nasıl işleyecek? Tüzük kongrelerini ne zaman yapmayı planlıyorsunuz ve tüzüğünüzde yapmayı düşündüğünüz değişiklikler nelerdir?

Sayın İsmail KONCUK: 4688 sayılı yasada 2012 itibariyle bir takım değişiklikler yapıldı. Toplu sözleşme kanunu haline getirildi. Tüzüğümüzün de buna uygun olması gerekiyor. Türkiye kamu-sen’e bağlı sendikalar zaman zaman tüzük tadilatı yapıyorlar. Biz böyle bir karar almadık.

Türkiye kamu-sen yönetim kurulu üyeleri genel kurulların 4 yılda bir yapılması konusunda bir karar almadılar. Şu andaki kararımız 3 yıllık hakkımızı kullanmak çünkü biz 3 yıllığına seçildik. Daha sonra kanunun bize verdiği hakkı olağan genel kurularımızda tüzük değişikliklerimizi yaparak 4 yıllık süreyi kullanmak yönünde kararımız olacaktır.

Diğer sendikalar yapabilir ama Türkiye Kamu-Sen bu konuda acele etmemek kararında, olağan genel kurullarda düzenleme yapılacaktır.

Editör: Türkiye'de sendikacılık hep hak arama mekanizması olarak görülüyor ve gündemde o şekilde yer alıyor. Açılan mahkemeler, yapılan itirazlar, eylemler vs. Sosyal konularda ve diğer alanlarda yapmış olduğunuz çalışmalardan biraz bahsedebilir misiniz?

Sayın İsmail KONCUK: Sendikacılık önemli bir hak arama mekanizmasıdır. Kamu çalışanlarının yaşadığı ekonomik ve sosyal problemlerle ilgili bir takım adımlar atmak zorundasınız. Bazen basın açıklamasıyla bu olayları gündeme getirirsiniz. Bazen problemi çözmek için işin muhatabıyla bakanlıklar valiliklerle görüşerek, bazen büyük eylemler, mitingler, iş bırakma eylemleri düzenleyerek bunları ifade edersiniz.

Açtığımız binlerce dava olmuştur. Yargıyı bu anlamda kullanmak son derece önemlidir. Hukuk büroları vasıtasıyla binlerce üyemize ücretsiz hukuki destek veriyoruz. Onların dava dilekçelerini hukuk bürolarında yazıyoruz.

Türkiye Kamu-Sen’in memurları ilgilendiren her alanda, faaliyeti var. Bizim kamu çalışanlarını ilgilendiren atladığınız hiçbir konu yoktur.

Sendikalarımız bu konularda çok tecrübelidir. Mücadelemiz her alanda kamu çalışanlarının hakkını hukukunu korumaktır.

Editör: Geleceğe yönelik sendikal hedefleriniz nelerdir? Türkiye’de sendikacılığın ve Kamu-Sen’in geleceği hakkındaki öngörülerinizi bizimle paylaşır mısınız

Sayın İsmail KONCUK: Türkiye Kamu-Sen’in sendikal hedefleri her zaman gelişerek devam edecektir. Yani şu hedefe ulaştık doygunluk noktasına geldik gibi bir şey söz konusu değildir.

Kamu çalışanları için grev hakkını elde edebilmek en önemli hedefimizdir. Kamu çalışanlarının işçilerde olduğu gibi siyaset yapma hakkını alması önemsediğimiz konular arasındadır. Kamu çalışanlarının GSMH’ dan payına düşen hak ettiği oranı alması bizim için önemli konular arasındadır.

Zaman zaman siyasi iktidar temsilcilerinin konuşmalarını dinliyoruz. Milli gelirlerin 15 bin dolarları bulduğundan söz ediliyor. Türkiye ekonomisinin 16. Büyük ekonomi olduğundan söz ediyorlar. Kamu çalışanlarının hayat standartlarına baktığımızda dünyanın 16. Büyük ekonomisi olan Türkiye’nin kamu çalışanlarına yakışır bir standart değil. O halde bizim kamu çalışanlarının pastadan aldığı payın buna uygun hale getirebilmemiz lazım. Kişi başına düşen gelir 15 bin dolarsa kamu çalışanlarının kişi başına düşen gelirinin ona uygun hale getirilmesi gerekir.

Bütün bunlar bizim hedeflerimiz içerisinde. Türkiye’de bütün sendikaların biz sendikacılık yapmasını istiyoruz. İnsanların güvenini istismar etmeden onları merdiven basamağı yapmadan onları hakkını savunmalarını istiyoruz. Kim iktidarda olursa olsun sizin sorumluluğunuz öncelikle üyelerinize karşıdır. Pastadan payımıza düşen pay, para her geçen gün küçülürken siz bunu görmezden gelirseniz sosyal konularda hakkımız her geçen gün geriye giderken mesela kamu çalışanları iş güvencesiz hale getirilmeye çalışılıyor. Bununla ilgili çok ciddi mücadele vermemiz lazım. Taşeronlaşma 500 bin lere dayanmış. Bundan 10 yıl önce 15 bin olan taşeron sayısı 500 bine ulaşmış.

Bunlar sendikaları ilgilendiren konulardır. Eğer çalışma hayatıyla ilgili bir geriye gidiş varsa bunları düzeltme iradesini sendikaların ortaya koyması gerekir. Sendikacılık anlayışının Türkiye’de gelişmesi lazım. Türkiye’de sendikacılık zeminin gelişmesinin sağlanması lazım. Eleştirilerimiz hep bu noktada olmuştur.

Bizim açıklamalarımız hep sendikal sorumluluğa davet eden niteliktedir. Madem size 650 bin kişi üye, bu üyelerinizin hak ve sorumluklarını koruyacak adımlar atmanız lazım, sadece kendi üyelerimizle sınırlı düşünmememiz lazım, bütün kamu çalışanlarının yaşadığı problem bütün sendikaların problemidir. Hatta emeklilerin sorunlarını korumak da bizim görevimiz. İşsiz gençlerimizin problemlerini de savunmak bizim görevimiz.

Biz de ataması yapılmayan öğretmenlere destekler veriyoruz, eylemler yapıyoruz. Bu gençler ülkemizin geleceği. Türkiye kamu çalışanları bakımından bir tehdit ülkesi olmamalıdır. Kazanılmış haklarımıza kimse göz dikmemelidir. Bize destek vermenin kamu çalışanlarının hak ve hukukunu korumak olduğunu tüm kamu çalışanları bilmelidir.

Bunlar bizim farkımızdır ve kamu çalışanları da bunun farkındadır. Diğer konfederasyonların da gerçek anlamda sendika olduğunu hatırlamasının vakti gelmiştir. Adam gibi bir sendikacılık olmalıdır. Bunu biz sağlayamazsak kimse sağlayamaz.

Zaman zaman elbette sendikal alanda yaşanan yanlışlıklara da dikkat çekerek kamu çalışanlarının istismar edilmesini engellemeye çalışacağız, bu da bizim görevimizdir.

Kamu çalışanları şunu mutlaka bilmelidir, üye oldukları sendikanın filan iktidara yakın olması gibi bir anlayışın kamu çalışanlarına fayda sağlamayacağını artık kamu çalışanlarının görmesi lazım. İktidarların dümen suyunda hareket eden, koltuklarını o iktidara bağlayan sendikalar önce kendi üyelerine ve sendikal harekete ihanet etmektedirler.

Editör: Son günlerde Milli Eğitim Bakanlığına karşı yaptığınız eylemlerinizle gündemde yer alıyorsunuz? Milli Eğitim Bakanlığının durumunu ve eğitimdeki son değişiklikleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sayın İsmail KONCUK: Aynı zamanda Türk Eğitim-Sen genel başkanıyım. Türk Eğitim-Sen ülkenin en etkin sendikalarından birisidir. Gerçekten çok etkili bir sendikadır ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın yapmış olduğu olumsuzluklara karşı gerçekten bileğiyle, yüreğiyle mücadele eden ve bu mücadelesi ile eğitim çalışanları tarafından görülen, takdir edilen bir sendikadır.

Ömer Dinçer’ in yaptığı çok hatalar var. Daha gelir gelmez eğitim çalışanlarını hasım ilan etti. Onların bir takım haklarını tırpanladı. Mesela teşkilat kanununda değişiklikler yaptı. Öğretmenlerimiz aile bütünlüğünü sağlamaktan uzak şartlarda çalışmak zorunda kaldı. Birisi Van da biri Aydın da böyle bir aile bütünlüğü olabilir mi ? Yılda iki kez tayin yapılıyordu bunu bire düşürdü. Şu anda binlerce aile birbirinden ayrı görev yapmak zorunda kaldı.

Bu uygulamadan sonra Ömer Dinçer alan değişikleri yaparak mağdur olan insanları bir araya getirmeye çalıştı. Bu da hataydı. Bir insanın alanını zorla değiştirmek doğru bir yaklaşım olabilir mi ? 15 yıldır sınıf öğretmenisiniz, şimdi siz yan alana geçin deniliyor. Matematik mesela. Zorla alan değiştiren öğretmelerimizin bir kısmı gerçekten çok mutsuz, huzursuz. O alanı başaramamanın mutsuzluğunu yaşıyor. Bunlara yeniden kendi alanlarına dönebilme hakkı verilmelidir.

Sonra Ömer Dinçer öğretmenler beni niye sevmiyor diyor. Öğretmen seni niye sevecek ki? Bütün bu hataları yapacaksın öğretmen seni nasıl sevecek? Aile bütünlüğünü sağlamak için öğretmenlik mesleğini bırakıp memurluk kadrolarına geçenler bile oldu. 4+4+4 den kaynaklanan sıkıntılar sonucunda, birçok öğretmen norm kadro fazlası oldu.

Sistemin de getirdiği birçok problem var. Bu problemleri de gündeme getirdik en aza indirilmesini sağlamaya çalışıyoruz. Sistemden kaynaklanan problemler hemen bitmeyecek, diğer yıllarda da yaşanacak. Yeni sistemin acılarını yaşamaya devam edeceğiz.

Milli Eğitim Bakanlığı bununla ilgili önlem almıyor. Tecrübeli bazı arkadaşlarımızı istisna tutuyorum, ama neredeyse acemiler ordusu gibi davranılıyor. Bakanı, bürokratı acemi. Dev bir kuruluşun böyle acemi insanlarla yönetilmesi öngörüsüz uygulamalar ortaya koymaları gerçekten öğretmenlerimize ve diğer eğitim çalışanlarına acı yaşatıyor.

Türk eğitim-sen bunları eylemler yaparak gündeme getirmeye çalışıyor. Zaman zaman görüşerek de sorunları dile getiriyoruz. Bize başka yol bırakılmıyorsa eylem yapmak durumunda kalıyoruz. Eylem yapmaktan keyif almıyoruz. Eylem bizim için bir araç, bir amaç olarak hiçbir zaman görmedik. Ama araç olarak zaman zaman eylem yaptık. Bundan sonra da yapacağız. Ortada bir haksızlık varsa ve geneli ilgilendiren bir takım problemler yaşandıysa insan hakkı gaspı söz konusu ise elbette eylem yapacağız.

Sözleşmeli öğretmen uygulamasına karşı biz çok büyük bir mücadele yaptık. 4/C’li kısmi zamanlı öğretici olarak ilki 2005 yılında getirilen uygulamayı iptal ettirdik, ondan sonra 4/B geldikten sonra her 10 cümlemizden 5 tanesi sözleşmeli öğretmenler üzerine olmuştur. En sonunda sözleşmeli öğretmen uygulamasını kaldırmak zorunda kaldılar. Hükümet kendi getirdiği uygulamayı ortadan kaldırmak zorunda kaldı.

18. Milli Eğitim Şurası’nda bütün öğretmenlerin sözleşmeli hale getirilmesi kararı alındı. O karardan geri adım atılmasını sağladık. Bundan sonra da elbette benzeri tehditlerle karşı karşıya kaldığımızda yine mücadele etmeye devam edeceğiz.

Ömer Dinçer’in sendikaların taleplerine biraz kulak vermesi gerektiğini inanıyorum. Ömer Dinçer’in her uygulaması doğru olacak değil. Milli Eğitim bakanlarının attığı her adım son derece önemlidir. Bizi de ilgilendiriyor. Elbette hatalarını gündeme getireceğiz.

Mili Eğitim Bakanı’nın hata yapmaya hakkı olduğuna inanmıyorum. Yaptığı uygulamalar her kesimi etkiliyor. Mesela, Bakan kitaplardaki bayrak şiirini kaldırdı. Arif Nihat Asya’nın efsaneleşmiş “bayrak” şiirini okul kitaplarından kaldırdı. Milli Eğitim Bakanı Türk bayrağını bu kadar güzel anlatan bir şiiri nasıl kaldırır kitaplardan! Buna hakkı yok. Yanlışı elbette söyleyeceğiz. Milli Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı her çalışmayı çok yakından takip etmeye devam edeceğiz.

Üniversitelerimizi, Yurt-Kur’u unutmadan Türk Eğitim-Sen olarak mücadelemiz hız kesmeden devam edecektir. Haksızlığa hukuksuzluğa uğrayan her kamu çalışanı Türkiye Kamu-Sen’i yanında bulacaktır.

 

Teşekkür ederim...

 

Editör: Sayın Başkanım,

Çok samimi cevaplarınız ve değerli vaktinizi ayırıp bizleri ve kamuoyunu bilgilendirdiğiniz için memurdan.net olarak biz teşekkür eder, çalışmalarınızda başarılar dileriz.

 

MEMURDAN.NET SİTESİNDE YER ALAN ÖZEL RÖPORTAJ İÇİN TIKLAYINIZ.