TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ BİR HUKUK DEVLETİ MİDİR?

         

Hukuk devleti olmak demek ne demektir, öncelikle buna bakalım.  Hukuk devleti kavramı hukukçu ve Prusya Kraliyet Parlamentosu Milletvekili Otto Baehr tarafından kullanılmıştır. 1864 yılında yayınlanan 'Der Rechtsstaat- eine publizistische Studie' (Hukuk Devleti - Yazılı bir araştırma) adlı makalesinde ülkesindeki zamanına göre ilerici yasalardan yola çıkarak idari tasarrufları mahkemelerce denetlenen bir devlet tanımı yapmıştır. Baehr'e göre hukuk devleti özellikle bağımsız mahkemelere gidebilme hakkını kapsamaktadır.

Hukuk devleti, sınırları içerisinde kamu erkinin değişmezlik ve süreklilik temeline dayalı olarak değer ve hukuk düzenine bağlı olduğu bir devlet şeklidir. Mutlakiyetçi  devletlerden farklı olarak devlet gücü, vatandaşları keyfi uygulamalardan korumak amacıyla yasalar yardımıyla tanımlanır. Modern anlayış temelindeki bir hukuk devleti bunun dışında maddi anlamda adaletli bir düzenin oluşturulması ve korunmasını hedefler. Nesnel değer yargıları bireylerin öznel haklarından farklı olarak, belirlenmiş prensipler aracılığıyla kanun koyucunun sınırlanması işlevi görürler. Bu bağlamda da hukuk normları oluşturulur. 

İnsan ve insanla ilintili alanları düzenleyen hukuk normları, hukuk devletinin vazgeçilmez unsurlarından birisidir. İnsanın bireysel ve toplumsal ihtiyaçlarının sağlıklı bir şekilde temin edilebilmesi için ortaya çıkan devlet otoritesinin bütün iş ve eylemlerinin hukuk normları tarafından belirlenmesi toplumsal yaşam için son derece önemlidir. İnsanların ve kamu kurum ve kuruluşlarının iş ve eylemlerinde uymak zorunda oldukları hukuk normları arasında takip edilmesi gereken bir hiyerarşi bulunmaktadır. Normlar hiyerarşisi olarak ifade edilen bu sıralama, hukuk kuralları ile elde edilmek istenen toplumsal ahengin hukuk düzeni içinde de sağlanması amaçlanmaktadır. Aksi takdirde kendi içinde ahengi yakalayamamış ve uygulama açısından da tereddütlerle dolu hukuk normlarının kendisinden beklenen sonuçları üretmesi yani toplumsal ahengi temin etmesi oldukça zordur. 

Anayasamızın 11’inci maddesinde yer alan “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.” şeklindeki düzenlemeyle Anayasa’nın bağlayıcılığı ve üstünlüğü açıkça vurgulanmış ve hukuk hiyerarşisi adına temel bir kural vazedilmiştir. 

Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar, Anayasamızın 90. maddesine göre kanun hükmündedir. Bu nedenle de milletlerarası antlaşmalarla ulusal kanunlar arasında aynı konuda farklı düzenlemeler yer alması halinde uygulanacak hukuk normları hususunda teoride ve uygulamada tereddütler söz konusu olmuştur. Bunun üzerine 5170 sayılı Kanun’un 7. maddesiyle getirilen düzenleme ile usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla, ulusal kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümlerinin esas alınacağı belirtilmektedir.

Ayrıca Anayasa’nın 2.  maddesinde zikredilen ve Devletin temel niteliklerinden biri olan hukuk devleti ilkesinin gereği olarak, Anayasamızda genel hatlarıyla düzenlenen hususların uygulamaya yönelik ayrıntıları kanunlarla ve bu kanunlara dayanarak çıkartılan ikincil mevzuatla düzenlenmektedir.

Günümüz modern hukuk devletinde, kamu yararını gerçekleştirmek için kamu gücünü kullanma yetkisine sahip olan idarenin, yukarıda belirtmiş olduğumuz hukuk normlarına bağlı kalmasının sağlanması açısından bağımsız yargı organlarınca denetimi büyük öneme sahiptir. Yargı denetimi, yönetilenlerin temel hak ve özgürlüklerinin korunması, yönetenlerin ise hukuka uygun davranması için zorunlu kabul edilmektedir. Bu nedenle, hukuk devletinde yargı denetiminden vazgeçilemez.

Ancak, hukuk devletinden söz edebilmek için idarenin bağımsız yargı organlarınca denetimi yeterli olmayıp, aynı zamanda idari yargı organlarınca verilen kararların idare tarafından uygulanması da gerekmektedir. İşte bu nedenle, Anayasamızın 138. maddesinin son fıkrasında ‘yasama ve yürütme organları ile idarenin, mahkeme kararlarına uymak zorunda olduğu; bu organlar ve idarenin, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremeyeceği ve bunların yerine getirmesini geciktiremeyeceği ‘hükme bağlanmıştır.

Diğer taraftan, iç hukukumuzda da bağlayıcılığı kabul edilen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6/1. maddesinde; herkesin medeni hak ve yükümlülüklerinin karara bağlanmasını bir yargı yerinden isteme hakkına sahip olduğu belirtilmiştir.

Hukukun ve adaletin en somut yansıması olan mahkeme kararlarının uygulanması, “hukuk devleti” ilkesi ve onun vazgeçilmez koşullarından biri olan “hukuka bağlı idare” anlayışının bir gereğidir.

Yukarıda belirtmiş olduğumuz hususlar,  hukuk devleti kavramının olmazsa olmazlarıdır. Fakat son zamanlarda Milletvekilleri tarafından verilen ve 3 milyon memurun iş güvencesini ortadan kaldıran yasa teklifi, ayrıca açmış olduğumuz davalar sonucunda Devletimizin idari davalara bakmakla yükümlü en üst mahkemesinin iki dairesinin (Danıştay 5. Daire ve Danıştay 2. daire) Milli Eğitim Bakanlığı Görevde Yükselme yönetmeliğinin ‘sadece mülakatla atama’ ibaresine vermiş olduğu yürütmeyi durdurma kararını işlevsizleştirme adına verilen kanun teklifi; yapılan binlerce usulsüz atamalar, ister istemez’  TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ BİR HUKUK DEVLETİ MİDİR?’ Sorusunu sormamızı gerektirmektedir.

Türkiye cumhuriyeti devleti ELBETTE BİR HUKUK DEVLETİDİR ve bu durumu değiştirmeye de hiç kimsenin gücü yetmeyecektir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu durumuna ulaşabilmek için birçok savaştan 100 binlerce şehidimizin kanıyla alnının akıyla çıkmıştır. Derhal yapılan yanlışlardan geri dönülmeli ve Milletvekilleri tarafından verilen yasa tasarıları TBMM içtüzüğünün 38. Maddesi doğrultusunda anayasaya aykırı olduğundan dolayı ret edilmeli ve geri çekilmelidir.

 

TÜRK EĞİTİM-SEN GENEL MERKEZİ