AH ŞU MARJİNALLER

“Marjinal: Kenarda, uçta, sınırda olan; kenara, uca, sınıra ait olan.”
 
İşte sözlük anlamı itibariyle; son zamanlarda, özellikle sayın Başbakanımızın ağzından sıklıkla duyduğumuz sihirli kavram!
Peki kim bunlar?
Yani sayın Recep Erdoğan tarafından, marjinallikleri yüksek sesle tescillenen bu kişi ve gruplar kimlerden oluşuyor?
Bir bakalım...
3 kasım 2002 seçimleri baz alındığında, seçmenin %65’inden fazlasının (Ki, son yapılan kimi kamuoyu araştırmalarına göre bu oran daha da yükselmiş görünüyor) oy desteğini alan tüm muhalif siyasi partiler,
Başbakanlıktaki meşhur toplantının müdavimi olan azınlıkçı aydınların(!) temsil ettiği duruşa muhalif tüm aydın, fikir adamı, yazar ve akademisyenler,
Sivilliği ve tarafsızlığı kamuoyu vicdanında sorgulanan sarı kuruluşların dışındaki yüzbinlerce üyeye sahip bütün sendika, oda, birlik ve sivil toplum kuruluşları,
Ülke ekonomimizin omurgasını oluşturan, alın teri ve yürek güçleriyle emeklerini ürüne dönüştüren ve son yıllardaki yanlış tarım politikaları yüzünden dar günler yaşayan ve acılarını haykırmak için meydanlara çıkan yüz binlerce çiftçimiz,
Mevcut siyasi yapılanmayla ilişkilerini ranta dönüştürme becerisini gösterebilen ulusal(!) medya kuruluşlarının dışındaki tüm basın-yayın kuruluşları..,
Yani uzun lafın kısası, neredeyse AKP’nin dışındaki tüm Türkiye, sayın Başbakana göre “Marjinal” çerçevenin içerisine giriyor.
 
Peki ne istiyor bu marjinaller?
Ülkemizin ekonomik değerlerinin, milli alternatifler değerlendirilmeden, özelleştirme adı altında çok uluslu şirketlere şaibeli ihalelerle peşkeş çekilmesini istemiyorlar.
Ülkenin yer altı kaynaklarının uluslar arası kuruluşlara ipotek edilerek köreltilmesine ve Türkiye’nin varlık içerisinde yokluk çekmesine isyan ediyorlar.
Avrupa Birliği ile ilişkilerde yaşanan süreçlerin, gerçekliğiyle kamuoyuna yansıtılmaması ve sanal tablolarla milletin oyalanmasına itiraz ediyorlar.
Bırakın milleti, ana muhalafet partisi ve hatta kendi partisinin milletvekillerini bile gelişmeler hakkında bilgilendirilmeden kapalı kapılar arkasında görüşmeler yapılmasını ve sözler verilmesini kabul etmiyorlar.
Batıyla ilişkiler başta olmak üzere, özellikle Irak’taki gelişmelerde Devletimizin onurunu ayaklar altına alan beceriksiz dış politikaya isyan ediyorlar.
Kıbrıs ve Irak’taki Türk varlığının uluslar arası projelere kurban edilmesini şiddetle reddediyorlar.
Uluslar arası platformlarda, aşiret reisleri kadar bile muhatap alınmamaya karşı koymamayı içlerine sindiremiyorlar.
Onlarca yılın birikimiyle oluşturulmuş olan Devlet politikalarının, iç politik menfaatler için hovardaca harcanmasının kabul edilemez olduğunu dile getiriyorlar.
“Birilerine” şirin görünmek uğruna çıkarılan uyum yasalarından güç alan bölücü hainlerin, cüretkar eylemlerine müsamaha gösterilmesini lanetliyorlar.
Bölücü katliam sanığı adına faaliyette bulunanların en üst düzey devlet protokolleriyle ağırlanmaması gerektiğini haykırıyorlar.
Sayısız kahraman şehidin kanıyla imzalanan Lozan’ın lağvedilerek, Sevr’in revize edilmiş versiyonunun uygulamaya geçirildiği gerçeğini görüyorlar.
Sanki Türkiye’de dinler arası bir çatışma yaşanıyormuş gibi, “Dinler arası diyalog-barış” kisvesi altında misyonerlik çalışmalarının meşrulaştırılmasına karşı duruyorlar.
Mevcudiyeti süresince, ülkemizin altını dinamitlemeyi meslek olarak kabul etmiş olan Patriğin, Ekümenik iddiası ve bu yöndeki faaliyetleri için suskun kalınmasını manidar görüyorlar.
Hükümetimizin, Ermeni Soykırım iddialarını net ve yüksek sesle reddetmesi gerekirken; meşruiyeti meçhul şer piyonların, kendi vatanımızda kendi devletimizi mahkum etme organizasyonlarına destek vermesini kınıyorlar.
Sayın Başbakanın doğal süreç olarak değerlendirdiği “Ucu açık müzakerenin” aslında “Sonu açık/belli müzakere” olduğunu ve bu sürecin sonunda asla tam üyelik olmayacağını; olsa olsa en fazla “Özel statü-İmtiyazlı ortaklık”’ın ulufe olarak verileceğini; bunun anlamının da tam manasıyla “Modern sömürge” mahkumiyeti olacağını görüyorlar. Ve biliyorlar ki, AB için en iyi Türkiye, üye ülke değil; aday olmaya devam eden Türkiye’dir.
 
Ve bu marjinaller her fırsatta haykırıyor: “Lütfen sayın Başbakan! Gücünüzü, Türk milletinden almaya gayret edin. Hükümetinizin bir takım yanlışları, zaman içerisinde mazur görülebilir. Ama iç-politik çıkmazlarınızı aşmak için, ülkemizin gelecek yüzyıllarını ipotek altına alacak olan, yanlış uluslararası manevralarınızı millet ve tarih hiç affetmeyecektir.
 
Ah şu marjinaller, hiç uslanmayacaklar.
 

Talip GEYLAN