MEVZİLERİ TERKEDENLERDEN OLMAYACAĞIZ !

4688 Sayılı Kamu Görevlileri Kanunu yürürlüğe girdiğinden bu yana altıncı Toplu Görüşme yapılıyor.  Altı yıl öncesine kadar kamu çalışanlarının haklarının nasıl tayin edildiği hatırlanacak olursa sendikal mücadelenin ve örgütlenmenin önemi daha iyi anlaşılacaktır.

Önceleri Hükümetler, yeni yılın bütçesini hazırlarken, kamu çalışanlarının ücretlerindeki artışları “Bakanlar Kurulu” görüşmeleriyle belirler, hükümet sözcüsü de bunu bir basın açıklamasıyla kamuoyuna duyururdu. Yapılan uzun açıklamalar içerisinden cımbızla alınan memur maaşlarının artışı konusu gazetelerde rutin bir haber olmaktan öteye gidemezdi. Memurların bir çoğu dahi ücretlerindeki artışı, ancak maaşlarını aldıklarında fark ederdi. Ayrıca kamu çalışanlarının çalışma koşullarından kaynaklanan sorunları, sosyal hakları, ekonomik iyileştirme talepleri, mesleki gelişmelerle ilgili beklentileri hiç gündeme gelmezdi. Siyasi irade ve diğer kamu yöneticileri bu tür konularla ilgili kaygı dahi taşımazlardı. Öyle ki, TBMM kürsüsünde memurların herhangi bir sorunuyla ilgili bir konuşma yapılıyor olması bile çok istisnai bir durumdu. Ya da kamu kurumlarının yöneticilerinin, kendi çalışanlarının görüşlerini alarak bir uygulama yapmaları görülmüş bir şey değildi. Memurun, “amiriyle” herhangi bir konuda muhatap olabilmesi mümkün değildi. Kurumlarda en alt kademedeki amirden en üstteki bakanlara varıncaya kadar yöneticilerin ekseriyetinde keyfi yönetim anlayışı hakimdi. “Ben yaptım oldu” ve “Ben yaparım siz uyarsınız; ben komutanım siz askersiniz” gibi yaklaşımlar yaygın kamu yönetimi tarzı olarak kabulleniliyordu.

2001 Yılının Temmuz ayında TBMM’de kabul edilen sendika kanunu ile birlikte artık düzen değişti. Kamu çalışanlarını temsilen sendikalar, Hükümetle Toplu Görüşme yapma imkanına kavuşmuş bulunmaktadırlar.

2002 Yılından beridir her Ağustos ayında kamuoyunun gündeminin ilk sırasını, kamu çalışanlarının meseleleri işgal eder hale gelmiştir. Bu süreçte memurların sıkıntıları, beklentileri ve istekleri yayın organlarının haber bültenlerinin ilk sıralarında yer almaktadır. Konuyla ilgili ya da ilgisiz tüm toplum kesimleri, kamu çalışanlarının yaşadıkları hakkında bilgi sahibi olmakta ve çalışanlar tüm bu kesimlerle bütünleşmeyi sağlayabilmektedir. Başta ücretler olmak üzere; çalışanların sosyal, ekonomik ve mesleki tüm hak ve talepleri, eşit statüde bir masa etrafında tartışılmakta, gündeme getirilmektedir. Sendikalar, üyelerinden aldığı görüşler doğrultusunda, çalışanların istek ve sıkıntılarını en üst düzeydeki muhataplarının karşısında dillendirmektedir.

Bu tartışma ortamı ve kamuoyu gündemi oluşturabilmek bile çalışanlar adına başlı başına bir kazanımdır. Yani, siyasi ve bürokratik oligarşinin tartışılmaz hegamonyasının son bulmuş olması ve kamu çalışanlarının örgütlü bir güç olarak muhatap alınıyor olmasını değersiz görmek, en azından, sendikal mücadeleye karşı bir haksızlık olarak değerlendirilmelidir.

Pek tabi ki, kazanımlar yetersizdir ve tatmin edici değildir. Mevcut yasanın, çalışanlara ve sendikalara tanıdığı haklar eksiktir, İLO standartlarında değildir ve bu haliyle de kabul edilir değildir.

Ancak şu gerçeği gözden kaçırmamak lazımdır: Sendikal mücadele nihayet bulmayacak bir süreçtir. Hiç durmadan değişen koşullar ve ihtiyaçlar sürekli mücadeleyi zorunlu kılmaktadır. Bu mücadelede önemli olan mevzi kazanmak ve kazanılan mevzileri korumaktır.

Bu bağlamda Türkiye’deki memur sendikalarının mücadelesi de yıllar içerisinde bir çok mevzi kazanmıştır. Uluslararası sözleşmelere dayalı olarak 1992 tarihinde  sendikaların kurulması, 1997 ve 1999’da yayınlanan Başbakanlık Genelgeleriyle birazcık soluk alınması, 2001 yılında 4688 sayılı yasanın kabulüyle önemli bir virajın dönülmesi ve o tarihten bu yana yapılan bir kısım yasa değişiklikleri ve yayınlanan yönetmelik ve genelgelerle bir takım iyileştirmelerin sağlanması hep birer mevzi kazanmak demektir.

Mevcut kazanımları küçümsemek, büyük uğraşlarla elde edilen meşru zemini yürütülen sendikal mücadele için kullanmamak en hafif deyimle safdilliktir. Böylesi bir strateji kamu çalışanlarının örgütlü mücadelesini sabote etmekten başka bir anlam taşımamaktadır.

Gelinen noktada esas olan kazanılmış olan hakları kullanarak; yani kazanılmış olan mevzileri koruyarak yeni haklar elde etmenin mücadelesini vermek olmalıdır. Yani kamu çalışanları ve sendikalar, mücadeleyi ileriye götüren her adımı, daha başka muhtemel kazanımlar için bir vasıta olarak değerlendirmelidirler. Sendikalarımızın kurulduğu 1992 yılından bu yana katedilen mesafe, bu stratejini doğruluğunu teyid etmektedir. Memur sendikacılığının tarihinde görülmüştür ki, elde edilen her kazanım bir sonraki adımın mücadele zeminini oluşturmuştur. Her yeni zemin de yeni kazanımlar için bir fırsat doğurmuştur. Bu doğal sürece dayanarak şunu çok rahat iddia edebiliriz ki; memur sendikaları olarak, şu an sahip olduğumuz yasal imkanlar ve çalışanlarda oluşmuş olan sendikal bilinçten güç alarak; modern sendikacılığın temel ilkelerinden olan grev ve toplu sözleşme hakkını mutlaka elde edeceğiz.

İşte bu açıdan bakıldığında, Türkiye Kamu-Sen ve bağlı sendikalarının neden kamu çalışanlarının ezici ekseriyetinin tercihi olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Yürürlükten kalkmış ideolojik reflekslerle ya da iktidarlara teslimiyetin belirlediği tavırlarla yürütülen sendikacılığın, hem sendikal mücadeleye hem de ülkeye bir fayda sağlamadığı aşikardır.
 

Mevzilerimize hep birlikte sahip çıkabilmek dileğiyle…

Talip GEYLAN