BAŞBUĞ DİYOR Kİ!

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, 14 Nisan 2009 tarihinde Harp Akademileri Komutanlığı’nda uzunca bir konuşma gerçekleştirdi. Değişik kesimler, konuşma üzerine farklı değerlendirmeler yaptı;Böylesine uzun bir konuşma neden yapıldı, gerek var mıydı? Konuşmanın içeriği itibariyle, sayın Başbuğ, askerin vazifesi olmayan konuları mı ele aldı? Asıl görevi ülke güvenliği olan askerin, sosyal ve güncel konularda görüş belirtmesi ne kadar demokrasiyle bağdaşır?Genelkurmay Başkanı’nın medya temsilcilerini toplayarak brifing vermesi doğru mudur?Gibi görüşler doğrultusunda İlker Başbuğ’un konuşması ve tavırları günlerce değerlendirildi.Başbuğ’un konuşmasıyla verdiği mesajlar üzerine de değişik değerlendirmeler yapıldı. Özellikle “Milli Kimlik” üzerine sarfettiği sözler bazı tartışmalara konu oldu. Hatırlanacağı üzere Genelkurmay Başkanı Başbuğ Atatürk’ten alıntı yaparak aynen şunları ifade etti: “ATATÜRK, Türk Milleti’ni şu şekilde tanımlamıştır: ‘Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran, Türkiye halkına, Türk Milleti denir.’ Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran kimdir? Cevap, Türkiye halkıdır. Görüldüğü gibi buradaki halk ifadesi, sınırları çizilen bir coğrafyada - ki burası Türkiye'dir - yaşayan halkın bütününü, yani hiçbir dinî ve etnik ayrım yapılmaksızın, Türkiye halkını işaret etmektedir. Aynı ülkü etrafında toplanmış ve Türkiye sınırları içinde yaşayan Türkiye halkının, siyasal ve sosyolojik bir olgu etrafında kendi rızası ile birleşmesiyle bir milletin oluşacağı ve bu millete ise Türk Milleti denileceği, ATATÜRK'ün ‘Türk Milleti’ tanımında açıkça yer almaktadır. ATATÜRK'ün veciz söyleminde, Türkiye Cumhuriyeti'nin sonsuza kadar yaşatılması ülkü birliğini temsil etmekte olup, bu görev Türk Milleti’ne verilmiştir.”
Başbuğ’un bu sözleri, bir kesim tarafından –kendi bölücü hevesleri namına yontularak- kastedilenin çok uzağında anlamlandırıldı. Özellikle son yıllarda yeniden oluşturulmaya çalışılan milli kimlik algısı, Başbuğ’un söylemiyle temellendirilmeye çalışıldı.  Ülkemizde, etnik ırkçılığı körükleyerek milli birliği sabote etmeye çalışanlar; sayılamayacak kadar çok ortak paydamızı geri plana atıp, zenginliğimiz olan kültürel farklılıklarımızı ayrıştırma vesilesi haline getirerek, insanlarımız arasına nifak sokmaktadırlar. Bu nifak unsurları, uluslar arası boyutta da büyük destek görmekteler. Bunun yanı sıra; ülkemizi yönetenlerin, tarihi gerçekler ile sosyoloji ve siyaset biliminin doğrularından uzak basiretsiz politikaları da bu olumsuz sürece katkıda bulunmaktadır. Bu topraklarda yaşayan insanlarımızın ortak paydalarını ve ortak kimliğini güçlendirmesi gerekenler, tam aksine, en üst düzey resmi ağızlardan bile etnik farklılıkları ön plana çıkaran söylemleri tercih etmektedirler. Oy kaygılarıyla yürütülen bu düşüncesiz politikaların milli birliğimize ne derece zarar verdiği görülememektedir.Basiretten yoksun bu yaklaşım, köklü bir tarihi geçmişe ve kültürel birliğe sahip milli kimliğimizi yeniden tanımlamaya; “Türkiyelilik” gibi içi boş ve temelsiz yeni bir kimlik vurgusu yapmaya çalışmıştır. İşte, bu resmi ağızlarla aynı kulvarda bulunanlar, Genelkurmay Başkanı’nın konuşmasına dört elle sahiplendiler. Başbuğ, adeta onlara can simidi gibi geldi. Açıklamayı takip eden üç gün boyunca medya köşelerinde; Anadolu’nun nasıl bir mozaik olduğu, Ortak bir kimlik takıntısıyla etnik kimliklerin “üst kimlik” altında ezilmemesi(!) gerektiği,Azınlık ve vatandaşlık tanımının yeniden gözden geçirilmesi gerektiği,Ve hatta artık üniter devlet yapısının tartışılması ve federatif yönetim anlayışının dahi değerlendirilmesi gerektiği üzerine düzinelerce yorumlar yapıldı. Büyük ve ciddi televizyon kanallarında saatler süren programlar gerçekleştirildi. Bu programlarda aydın/politikacı sıfatlı bölücüler haince cirit attılar. Türkiye Cumhuriyeti’nin birlik ve güvenliğinin sorumlusu ordunun en tepesindeki makamın ifadeleri, ihanete varan söylemlere delil olarak sunuldu. Tüm bunlar yapılırken sorumluluk makamında olanların sesi çıkmadı. Fakat Genelkurmay Başkanı dayanamadı, 17 Nisan’da yeni bir resmi açıklama yaptı: “…Bu tanımdan ‘Türkiyelilik’ gibi tanımlara ulaşılabileceğini düşünmek ve bu şekilde değerlendirmeler yapmak; hem ATATÜRK'ün ‘Türk Milleti’ tanımını niçin yaptığını, hem de ‘ulus devlet’ kavramının ne anlama geldiğini anlayamamak ve konuyu saptırmak demektir. Ulus-devlet yapısı içinde, bu şekildeki düşüncelerin yeri olamaz.”Yani Genelkurmay Başkanı Başbuğ diyor ki; “Kardeşim ben Amerika’yı yeniden keşfetmiyorum. Devletimizin kurucusunun bize miras bıraktığı emanetin ne anlama geldiğini, virgülüne dokunmadan yine O’nun sözleriyle Türk kamuoyuna ve başka hevesler içerisinde olanlara hatırlatıyorum.”
Bu tekzipten sonra bölücü hevesli aynı şahısların tekrar televizyonlara çıkıp program yapmalarını ve Başbuğ’u tebrik ederek hararetle söylediklerini savunduklarını görmek isterdim!Evet değerli okuyucular;Orgeneral Başbuğ, ülkemizde çoklarının unuttuğu bir hususu hatırlatmak için sözkonusu vurguyu yapıyor. Yeni bir şey söylemiyor. İlk defa da o söylemiyor. Devletimizin kuruluşundan bu yana gerçek vatansever, millet sevdalısı ve büyük Türkiye ideali peşinde koşan herkesin söylediğini, bir kez daha herkesin anlayabileceği açıklıkta tekrarlıyor.Bakınız Anayasamızın “Türk vatandaşlığı” başlıklı 66. Maddesi ne diyor; “Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.”
Evet; Anayasamızın bu amir hükmünün, Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” vecizesindeki anlayıştan farkı var mıdır? Ya da Türkçülüğün Esasları adlı eserinde “Millet ne ırkî, ne kavmî, ne coğrafi, ne de siyasî bir zümredir..." diyen; yoğun bir şekilde kültür milliyetçiliği vurgusu yaparak, etnik milliyetçiliğe/ırkçılığa karşı bir düşünce yapısına sahip olan ve toplumların karakterlerinin kalıtımsal değil, kültür ve eğitim yoluyla şekillendiğine inanan Ziya Gökalp’in millet anlayışının Başbuğ’un söyleminden ne farkı vardır? Aynı şekilde, Cumhuriyet dönemi Türk siyasi hayatında “Milliyetçilik” ideolojisini siyasi eksenlerine yerleştirenler için; Türk Milleti’nden olmak, Türk Milleti’ni sevmek ve Türk Devleti’ne sadakatle hizmet aşkı taşımak, vatana bağlılık duygusu içinde bulunmak ve Türk Milleti’nin yükselmesi için elinden gelen her fedakarlığı yapmak ve çalışmak duygusu ve şuuru olarak kabul edilmiştir. Onlara göre de bu duygu ve şuuru taşıyan herkes Türk'tür. İşte, bu şekilde ifade edilen “Milli Kimlik” algısı kimi rahatsız eder ki?
Evet, doğru bir! Ülkesini seven ve aklının arkasında başka niyetler taşımayan herkes bir noktada buluşabiliyor. Tabii ki, siyasi görüşler farklı olacaktır. Sosyal gelişmeler karşısında farklı refleksler gösterilecektir. Sesler, zevkler, örfler, anlayışlar, değerlendirmeler farklı olacaktır. Bu gerçeklik, hem demokrasinin hem de modernliğin göstergesidir. Fakat tüm bunlar; ortak yaşama arzumuzun, ülkü birliğimizin, ülkemizin geleceği için ortak hedeflere yönelmemizin, barış ve huzurumuzun engelleyicisi değil, bilakis destekleyicisi olmalıdır.İşte bunun gerçekleştirilebilmesi, bu coğrafyada yaşayan herkesin ortak bir “Milli Kimlik” şemsiyesi altında, isteyerek, bilinçli olarak ve gururla toplanabilmesiyle olacaktır. Yani, kimliğimiz belli, adımız belli. Biz, Türk Milleti’yiz.
Bu, ırki bir sıfat değil, sosyolojik bir tanımlamadır. Bu tanım, bir fantezinin ifadesi değil; Atatürk başta olmak üzere tüm aklı başında aydınların, politikacıların ve kanaat önderlerinin defalarca dile getirdiği bir olgudur.
Doğumuzla Batımızla, Kuzeyimizle Güneyimizle dört koldan her daim gururla haykıralım:
BİZ TÜRK MİLLETİ’YİZ!