TES HEP BİLDİĞİNİZ GİBİ KALACAK YA DA RİYA, İFTİRA VE CEHALET (EBS BİLDİĞİMİZ GİBİ)

TES HEP BİLDİĞİNİZ GİBİ KALACAK

YA DA

RİYA, İFTİRA VE CEHALET (EBS BİLDİĞİMİZ GİBİ)

                                                                        

Malum olduğu üzere, 12 Haziran Milletvekili Genel Seçimleri öncesinde başlayan yeni Anayasa tartışmaları hız kazanarak devam ediyor. Siyasi partiler, aydınlar, sivil toplum kuruluşları ve kanaat önderi hüviyetindeki kişi ve oluşumlar yeni Anayasada olması veya olmaması gerekenler hususunda görüş bildirmekteler. Yeni Anayasanın gündem oluşturmadığı neredeyse tek bir günü bile yaşamıyoruz.

Bu bağlamda, konfederasyonumuz Türkiye Kamu-Sen de konunun uzmanı Anayasa Profesörlerinin dahil olduğu bir komisyon marifetiyle Anayasa Çalıştayı düzenlemiş ve sonuçlarını bir rapor halinde TBMM’ye ve kamuoyuna çok yakında takdim edecektir.

Fakat bu yazının konusunu konfederasyonumuzun yeni Anayasaya dair önerileri oluşturmayacak. Bununla ilgili değerlendirmelerimiz değişik zamanlarda açıklanmış ve yukarıda ifade ettiğimiz gibi yeni Anayasa önerimiz de yakında kamuoyu ile paylaşılacaktır.

Yazımızın asıl konusu; Eğitim-Bir Sen’in sayın Başkanının Anayasanın nasıl olacağına yönelik yaptığı bir açıklamasıdır.

Kişi, sözkonusu açıklamasında “Ruhsuz, kör, dinsiz bir anayasa istiyoruz…” şeklinde oldukça manidar bir ifade kullanarak yaklaşımını dile getirmiştir. İfadesinin arkasından sıraladığı gerekçeler de göstermiştir ki, sayın sendika Başkanının söyleminin arka planı ve şuurlu bir hedefi bulunmakta. Yani Başkanın söylemi ayak üstü, hazırlıksız ve gelişi güzel dile getirilmiş bir ifade değil, bir dil sürçmesi hiç değil.

Bir eğitim sendikasının Genel Başkanının ağzından; hem de kendini muhafazakar olarak nitelendiren, hem de muhafazakar değerleri yaşamlarının her alanında ve her anında dibine kadar suistimal eden bir sendikal anlayışın ağzından, bu duyduklarımıza inanamadık. Öğrencilerine, milli bir ruh ve hedef kazandırmakla yükümlü olan, milli değerlerini ve mirasını onlara tanıtmayı ve sadakatle yaşamayı hayatlarının en önemli unsuru olduğunu benimsetmekle görevli olan bir eğitimcinin ağzına böylesine kof ve değersiz bir Anayasa çağrısını önce yakıştıramadık.

Nitekim yadırgadığımız bu tutuma karşı eleştirilerimizi, 11.10.2011 tarihinde, sendikamızın internet sitesinde yayınladığımız bir değerlendirmeyle dile getirdik. Bundaki tek amacımız; hem bu yapıya şu ya da bu nedenle destek veren eğitim çalışanlarını doğru açıdan bilgilendirmek, hem de belki gaflette olan bu arkadaşlarımızı ikaz ederek faydalı olmaktı. Çünkü biz inanıyoruz ki; bu sendikanın, milli ve manevi değerlere sadakatle bağlı olan, “ruhsuz, dinsiz ve kör bir Anayasa” istemeyen, idraki açık, kalpleri körelmemiş üye ve temsilcileri bu tepe yönetimi ile aynı kanaati taşımıyorlar.

Lakin, bahse konu sendikanın 13 Ekim 2011 tarihinde sitesinden yayınladığı güya cevabi yazıları yine umduğumuz faydanın idraklerine yansımadığını gösterdi. Güya cevabi diyorum, çünkü, sözkonusu uzunca yazıda yine konunun etrafında kurnazca dolanılmış, fakat bizim dikkat çektiğimiz hususlara değinilmemiş, eleştirilere cevap verilmemiştir. Seviyesiz bir üslup  kullanılarak; yalan, iftira, hazımsızlık kokan ve suçüstü yakalanmışlığın verdiği bir telaşla ve hala devam eden bir yüzsüzlükle sendikamıza saldırıda bulunulmuştur. Fakat 11 Ekim tarihli eleştiri ve ikaz yazımızda gündeme getirdiğimiz hiçbir soruya cevap verilmemiştir.

Bir taraftan ruhsuz, kör, dinsiz bir anayasa isteyen diğer yandan okullarda din ve değerler eğitimi verilmesini önemsediklerini söyleyen Gündoğdu’ya “Dinsiz anayasa ile dinli eğitimi nasıl yapacaksınız. Kör ve ruhsuz anayasa ile değerler eğitimi nasıl başarılacak?” diye sormuşuz ama buna cevap verilmemiş;

“Türküm, doğruyum, çalışkanım deyince insanlar doğru, çalışkan mı oluyor? Bırakın andımızı, çocuklarımıza her gün koro halinde Fatiha’yı bile okutsanız tiksindirirsiniz.” diyerek Öğrenci Andı’na ve ihtiva ettiği değerlere saldıran Gündoğdu’ya; temel değerlerin her gün çocuklarımıza tekrar edilerek telkin edilmesinin pedagojik açıdan en doğru yöntem olduğunu vurgulamaya çalışmış ve ”Fatiha” kelimesi ile birlikte “tiksinmek” kelimesini yan yana düşünebilen akl-ı selim bir insan var mıdır? Diye sormuş ve asıl tiksindirici durumun bu sözleri söyleyecek kadar basireti bağlanmış olmaktır diye eleştiride bulunmuşuz. Ama yazılarında buna da cevap verilmemiş.

Yıllardır laikliği dinsizlik olarak kabul eden ve Anayasamızdaki laiklik ilkesini yerden yere vuran Ahmet Gündoğdu gibilerin; bugün alenen dinsiz bir anayasa istemelerindeki çelişkiyi ortaya koymuşuz ama buna da cevap verilmemiş.

Vesselam; bizim eleştiri ve ikaz yazımızda dile getirdiğimiz hiçbir soru ve eleştiriye alenen cevap verme cesaretini gösteremeyen malum-sen zihniyetinin, “Ruhsuz, kör ve dinsiz bir Anayasa istiyoruz” ifadeleri gibi sözde cevabi yazıları da yuvarlak bir karakter taşımaktadır.

Şimdi de bu sözde sendikanın “TES Bildiğiniz Gibi” başlıklı cevabi yazısını değerlendirelim:

 

1) Evet! Türk Eğitim-Sen yıllardır herkesin bildiği gibi.

Ve her zaman da bilindiği şekliyle kalacak.

1992 Yılında kurulduğunda nasıl biliniyor idiyse hala öyle tanınıyor.

Hakkari’de, Trabzon’da, Ağrı’da nasıl biliniyorsa; Denizli’de Edirne’de Mersin’de, Çankırı’da, Ankara’da da öyle biliniyor..

Hep böyle bilinecek.

Ama ya siz?

Bırakın kamuoyunun genelini, üyeleriniz dahi sizin için “Eğitim Bir Sen her zaman bildiğimiz gibi, her yerde bildiğimiz gibi” diyebiliyor mu?

Bir üyeniz dahi “Benim sendikam Diyarbakır’da farklı İzmir’de farklı konuşmadı. Yozgat’ta milliyetçi ve muhafazakar bir söylem kullanırken, Şanlıurfa’da ana dilde eğitimi ve Öğrenci Andı’nın kaldırılmasını savunmadı. Ankara’da İstiklal Marşı’nı güzel okuma yarışması düzenlerken, Diyarbakır’da ‘Öğrencilerin okullardaki törenlere zorunlu katılımı olmamalıdır’  demedi. Akşam aldığı eylem kararını ertesi gün evlere şenlik gerekçelerle iptal etmedi. Dünya sendikal tarihine ibret olurcasına grev kırıcılığı yapmadı….” iddiasında bulunabiliyor mu?

 

2) Mevcut Anayasamızın hiçbir yerinde Devletin ya da milletin dinini işaret eden bir hüküm yoktur. “Din” vurgusu taşıyan sadece iki maddesi vardır: 24 üncü ve 136 ıncı maddeler.

Tüm vatandaşların vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetlerini güvence altına alan “Din ve Vicdan Hürriyeti” başlıklı 24 üncü maddedeki asıl önemli husus, “Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır.” bölümüdür. Ki, bu maddede ifade edilenler, yıllardır kimi marjinal ideolojilerin, bölücülerin ve dini temelli azınlık yaratmak isteyen çok uluslu oluşumların hedefinde olan bir hükümdür.

Öte yandan toplumun ortak irade ve şuurunun temsilcisi olan Devletin denetiminden sıyrılan din eğitiminin, neticeleri itibariyle yüzlerce İslam anlayışını doğuracağına ve buna paralel olarak da parçalı bir toplum yapısının ortaya çıkacağının gözden kaçırılmaması gerekir. Bu amaca hizmet edecek ikinci mevzii de Anayasanın 136 ıncı maddesiyle kurulmuş olan ve işleyen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması meselesidir. Maddede ifade edildiği şekliyle “bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek” faaliyetlerini yürüten bu kurumun lağvedilmesinin neticesinde oluşacak sosyal ve dini karmaşanın sonuçlarını düşünmek bile istemiyorum.

Velhasıl EBS’nin sayın Başkanının dinsiz Anayasa talebinin ardında yatan gerçek amaç, mevcut Anayasamızdaki dinimizle ilişkili bulunan bu iki maddenin; yani, ilköğretimde zorunlu din ve ahlak eğitimi dersleri ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması ise yazıklar olsun diyoruz.

Eğer amacı bu değilse ne olabilir? Dediğimiz gibi Anayasada EBS’nin dediği gibi “din hanesinin boş kalmasını” sağlayacak başkaca bir husus yok ki?

 

3) Sendika, yazısına büyük milliyetçi fikir adamı rahmetli Erol Güngör hocamızdan bir alıntıyla başlamış. Hayatlarının hiçbir döneminde rahmetlinin dünya görüşüyle nasiplenmemiş, ne gönülleri ne de idrakleri Erol Güngör’ün ülküleriyle hiç kesişmemiş olan bu zevatın, bu riyakarlığına da yuh diyorum.

Riyakarlık gözlerini öylesine köreltmiş ki, rahmetliyi referans alarak yazdıkları yazı da bile milliyetçiliği aşağılayan, tahkir eden bir üslup kullanmaktan çekinmiyorlar. Hem, “...Hakikatte milliyetçilik bir kültür hareketi olmak dolayısıyla ırkçılığı, halka dayanan bir siyaset olarak da otoriter idare sistemlerini reddeder... Milliyetçilik milli kültürü bizzat bir medeniyet kaynağı haline getirmek ve cemiyeti soysuz değişmelerin açık pazar yeri halinden kurtarmak hareketidir. Binaenaleyh milliyetçilik aynı zamanda bir medeniyet davasıdır.” diyerek milliyetçiliği önceleyen bir fikir devini kendinize dayanak yapacaksınız, hem de milliyetçiliği tahkir edeceksiniz. En hafif deyimiyle buna densizlik denir.

Öte yandan fikir ve fikir ahlakı fukarası olan bu zevatın, sırf bize yönelik seviyesiz saldırılarına meze yapmak için zikrettikleri “…Erol Güngör’ün müstesna dünyasından Ziya Gökalp’e gerileyen oradan da Ergenekon’a demir atacak kadar kırılma yaşayan bir oluşumun ve bölmeli zihin yapısının…” herzelerine ne demeli? Erol Güngör’ü Ziya Gökalp’in karşılığıymış gibi sunan cehalet ağzına tavsiyemiz: Biliyorsanız konuş alim desinler, bilmiyorsanız susun adam bellesinler. Ziya Gökalp’in dünya görüşünün ekseninde “Hars Milliyetçiliği” vardır. Ona göre Türk milletini var eden ve yaşatan unsur hars, yani kültürdür. Ziya Gökalp’e göre millet, ne coğrafi, ne ırki, ne siyasi ne de idari bir zümre değildir. Gökalp’in anlayışına göre milliyette şecere aranmaz, yalnız terbiye aranır. Milliyetçiliği bir kültür hareketi olarak tanımlayan Erol Güngör ile hars yani kültür milliyetçiliğini önceleyen Ziya Gökalp’i karşı karşıya getiren cahil idraklerin durulmasını temenni ediyorum. Pek tabiî ki; içerisinde bulunulan zaman, fikri ve siyasal konjonktür, değişen sosyal ve beşeri koşullar düşünsel farklılıklar doğuracaktır. Ama Erol Güngör’ün fikir dünyasını Ziya Gökalp, Osman Turan, Mümtaz Turhan gibi daha nice değerlerimizin bir tekamülü olarak değil de karşılığı olarak görmek en azından rahmetli Güngör’ün kemiklerini sızlatmak anlamına gelir.

Ayrıca ifade etmek istiyorum ki; aklı evvel zevatın “yüzyıl öncesinin teorisyeni” olarak hakaret ettikleri Ziya Gökalp’in fikirlerinin, cumhuriyetin kuruluş felsefesine ilham kaynağı olduğunu belirtmek isterim. Gerçi bu zevat için bu değerlerin pek bir anlamı olmadığı çağrılarından anlaşılıyor!

 

4) Yine aynı yazılarında “…Genel Başkanımızın uyarısı, yeni anayasanın; milletimizi oluşturan her bireyin, insanlık onuruna, seçimlerine, çok kültürlülüğümüze, dünyanın gerçekleriyle uyumlu olmasıyla ilgilidir. Dinin bir çatışma aracı olarak hırpalanmasının önüne geçmek içindir.” ifadelerini ruhsuz, kör ve dinsiz anayasa taleplerine gerekçe olarak sunuyorlar. Bu iddiayı ortaya atanların, mevcut anayasadaki hangi hususların dini bir çatışma aracı olduğunu açıkca belirtmesi gerekir. Anayasamızda hangi hususların kimlere niçin battığını yukarıda 2 inci maddede sıralamıştım.

İkinci olarak, sözkonusu yazıda sıklıkla “milletimiz” tanımını kullanırken, hangi milleti işaret ettiklerini bu arkadaşlarımıza sorma ihtiyacı hissediyorum. Bu milletin adı nedir? Kimin milleti? Bu coğrafyada yaşayan, bir devlet kurmuş olan, bir medeniyet inşa etmiş olan ve birlikte yaşama arzusundaki insanlarımızın mensubu olduğu bu millete ne diyeceğiz?

Bu sorunun cevabı; yazınızda referans aldığınız Erol Güngör hocada bellidir,

Hayasızca saldırdığınız ve iftira attığınız ve “Türk milletini var eden ve yaşatan unsur hars, yani kültürdür. Millet, ne coğrafi, ne ırki, ne siyasi ne de idari bir zümre değildir. Milliyette şecere aranmaz, yalnız terbiye aranır” ilkesini savunan Ziya Gökalp’te bellidir,

“Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” diyen Devletimizin kurucusu Mustafa Kemal’de bellidir,

“Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” diyen Anayasamızın 66. maddesinde bellidir.

Fakat anlaşılıyor ki, sizin inancınız muallaktadır. Lütfen erdemli olun, cesur olun. Maksadınızı mevzii kazandıkça taksit taksit açmayın. Riyakar olmayın. Önce Öğrenci Andı’na sataştınız, İstiklal Marşı’na bulaştınız, bölücülerle kol kola girdiniz. Şimdi de Anayasamızdaki Diyanet İşleri Başkanlığı’na, din derslerine ve milli kimliğimizi ifade eden tanımlarımıza taktınız.

Peki şimdi sormazlar mı size; “çok kültürlülüğümüze” halel getirecek unsurların revizyonunda sınırınız nedir? Eğer Türk Milleti ifadesi çok kültürlülüğe aykırı ise Türkiye adından da bir zaman sonra rahatsız olacak mısınız?

Sözcülüğünü yapmakla övündüğünüz “Türkiye’nin tarihi dönüşümü” nden kastettiğiniz; Anayasamızın başlangıç maddelerinde, ilk üç maddesinde ve 66. maddesinde ifade edilen temel değerler ve ilkelerin lağvedilmesi midir? Bu topraklarda yaşayan halkın milli kimliğinin Türk Milleti olduğu, resmi dilinin Türkçe ve eğitimin yalnızca resmi dille yapılacağı, devletin şeklinin üniter cumhuriyet olduğu ilkeleri kastettiğiniz tarihi dönüşüme engel midir, değil midir?

Bu konuda faziletli bir tutumla açıkca savunduklarınızı paylaşabilecek ve topluma taahhüt edebilecek misiniz?

 

5) Yalan ve iftiranın kendilerine mubah lütfedildiğine inanan bu zavallılar; hala ve utanmazca sendikamızı darbecilerle, demokrasi düşmanı çetelerle ilişkilendirme gayretindeki ithamlarına bu yazılarında da devam etmişler. Cumhurbaşkanlığı seçimi arifesinde, konfederasyonumuza gelen heyetin basın önünde yaptığı açıklamaya anında canlı olarak tepki koymuş olmamıza; bilahare, zikredilen görüşleri kesinlikle paylaşmadığımızı ve millet iradesinin üzerinde hiçbir iradenin var olamayacağını defalarca deklare etmiş olmamıza rağmen sapkınların hala yalanlarını sürdürüyor olmalarına inanamıyorum.

Teşkilatımızı bu yalan üzerine bina ettikleri kurgularla “Silivri sakinlerinin yoldaşlığıyla” itham edenlere soruyorum: Bugün Silivri sürecinin 1 numarası olarak şüpheliler arasında ve cezaevinde bulunan İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’i, 28 Ocak 2006 tarihinde sendikanız merkezinde misafir ederek, “Türkiye Nereye Gidiyor Ve Çözümleri” konusunda verdiği seminerinden feyz almadınız mı? Dün kendi iradenizle kucağında gezdikleriniz size yoldaş olmuyorken; bizim irademiz dışında beyanat veren ve buna rağmen anında müdahale ederek tekzip ettiklerimiz bize nasıl yoldaş oluyor? Biraz ahlak lütfen!

 

6) Yalan manifestosu yazıda “12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu’nda KCK, BDP, KESK, DİSK, YARSAV ve CHP’nin yanında saf tuttukları gibi.” diyerek sendikamıza iftirada bulunuluyor. Kimin, hangi gerekçelerle referandumda nasıl tavır aldığı kamuoyunun şahitliğindedir.

Ancak; KCK, BDP, KESK gibi örgütler ile; ana dilde eğitim, Anayasadaki milli kimlik tanımlamaları, üniter devlet şekli, İstiklal Marşı’nın okutulması, yerleşim isimlerinin değiştirilmesi gibi konularda Eğitim Bir Sen ve Türk Eğitim-Sen’in görüşleri mukayese edildiğinde bu örgütlerle kimin yan yana saf tuttuğu inkar edilemeyecek açıklıkta görülecektir.

7) Cemil Koçak’tan alıntı yapılarak “12 Eylül 1980 sürecinde, fotoğrafın bütününü göremeyenler kör kavgadan kahramanlık öyküleri türeterek hayata tutundular.” diyerek bir dönemin mücadelesini, acılarını ve inançlarını edepsizce tahkir eden bu zavallılara sormak gerekmez mi; sizler de fotoğrafın bütününü(!) görerek etek altına saklanan tatlı su demokratlarından, sulandırılmış Müslümanlarından mısınız? Ayrıca; “İzmir’in kurtuluşu sonrasında ‘İslam’ ortak paydasına ihtiyaç kalmadı”, “Atatürk’ün seküler yaklaşımı silah arkadaşlarını muhalefete itti”, “Diyanet İşleri Başkanlığı rejime muhalefet edecekleri denetim için kuruldu”, “Atatürk, kendi nesli gibi, İslamiyet’in gelişmeye engel olduğunu düşünüyordu”, “Atatürk, Türklüğü odak alan bir ‘dinde reform’ amaçlıyordu” (http://www.kozmikoda.tv/detayicerik.asp?katid=6&icerik=55YayınTarihi:04.01.2011) şeklindeki görüşleriyle meşrep benzerliğiniz olduğu görülen Cemil Koçak ile tespitlerinizin örtüşmesi de son derece doğaldır.

 

8) “Düşünsel yenilgi ve bunalım” gibi süslü kelimelerle sendikamızı eleştirmeye cüret eden bu zavallı güruha hatırlatmak isterim ki; düşünsel istikrarın olduğu yerde bunalım olmaz.

“Gömlek değiştirmek” gibi bir acziyet ve değersizliği “sosyo-politik değişime adapte olmak” şeklinde yuvarlayarak varlığını devam ettirme zilletine düşmek bunalımın kendisidir.

Dün başka bugün bambaşka düşünenlerin, Doğuda farklı Batıda değişik iddia sahibi olanların; her yerde ve her zamanda inandığı gibi yaşayan ve iddialarından taviz vermeyenlere nasihat vermeleri hadsizliktir.

 

9) “…Sivil bürokrasi ile mevzi kazanmaya çalışan, kitleleri ve kamu kadrolarını kullanarak popülist ilişkileri sürdüren…” ifadeleriyle muhataplarını eleştiren bu zevata güler misin, kızar mısın?

Kardeşim; 2002 yılından bu yana yaptıklarınız ve yapmadıklarınız alenen ortada. Düşünebiliyor musunuz; adı sendika olan bir yapı; evrensel sendikacılık gerekliliklerinin asgari standartını dahi tutturamadan, 18 binden 195 bine gelmiş, bağlı olduğu konfederasyonları ise 41 binden 515 bine yükselmiş(!)

Sarı sendikacılığın uluslararası kuruluşlar tarafından dahi tescillenmiş, temsil ettiğin kesimin hakları için Hükümet unsurlarına karşı bırakın etkili bir tavır almayı eleştirel bir söylem dahi geliştirememişsin ve hala utanmadan ithamda bulunuyorsun. Yaklaşık on yıldır; tetikçiliğini yaptığın siyasi erkin gücüyle sivil bürokrasiyi kendine asker yapacaksın, makamları ve kadroları kullanarak ahlaki tüm standartları yerle bir edeceksin ve hala miyavlayacaksın!

Yok böyle bir şey.

 

Vesselam kıymetli okuyucular;

Bu sözde sendikanın, eleştirilerimize hiç cevap bulamadığımız sözde cevabi yazılarında belki de tek doğru cümleleri; TÜRK EĞİTİM-SEN’İN BİLDİĞİNİZ GİBİ olmasıdır.

Şundan emin olun ki; birilerinin ne dediği bizim için hiçbir değer taşımıyor.

Türk Eğitim-Sen, bugüne kadar olduğu gibi varolduğu sürece; etkin hak arama mücadelesini sürdürecek, eğitim çalışanlarının kazanımlarının korunması ve geliştirilmesi hedefinde taviz vermeden yürüyecektir.

Öte yandan mensubu olduğumuz büyük Türk Milletinin düşünce ve beklentilerine samimiyetle tercüman olmaya devam edeceğiz.

Anayasamızın başlangıç bölümünde anlamını bulan temel değerlerimiz, yine anayasamızın ilk üç maddesinde ifade edilen dinamiklerimiz, milli kimliğimiz, eğitim dili Türkçemiz vazgeçilmezlerimiz olacak.

Kısa vadeli çıkarlar uğruna gömlek değiştirmedik, değiştirmeyeceğiz.

Büyük milletimizin inançlarını pazarlamadık, pazarlamayacağız.

Anayasamızda, yüce dinimizi bir çatışma aracı haline getirecek revizyonlara izin vermeyeceğiz. Türk Eğitim-Sen olarak çok iyi biliyoruz ki; “İslam milletimiz için sadece secde hali değil, secdeye eğilen başındadır. Yalnız camide değil, ezan sesiyle dolan evindedir. Yalnız Kur’an’da değil, onunla nurlanan kalplerdedir.”  

Anayasa, devletin felsefesini yansıtmalıdır.

Anayasa; Devletin kendini tanımladığı, milleti oluşturan bireylerin birlikte yaşama ülküsünün somutlaştırıldığı, milletin varlığını geçmişiyle bütünleştirerek geleceğe taşıyan mutabakat metinleri olmalıdır.

Anayasa; milli bir ruha sahip, milletin inançlarını teminat altına alan ve vatandaşlarının beklentilerini gören ortak bir sözleşme olmalıdır.

Saygılarımla.

 

Talip GEYLAN

Genel Teşkilatlandırma Sekreteri